HALİL ATILGAN

Üç Cumhuriyet, Üç telli kurşun

Kitaplar şöyle yazar;

”Teşkîlât-ı Mahsûsa, İttihat ve Terakkî Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. İttihat ve Terakkî’nin Türkçü ve İslâmcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Çeşitli şahit ifadelerine göre 1911’den itibaren etkin olmuş, 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nezareti’ne bağlı resmî bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakkî hükûmetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir.

Teşkilât-ı Mahsusa’nın Trablusgarp’ta İtalyanlara, Batı Trakya’da Bulgar ve Yunanlara, Mısır ve Irak’ta İngilizlere karşı direniş örgütleme çalışmaları kısmen belgelenmiştir…

   Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’da oluşturulan Kuvâ-yi Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gruplarının önde gelen liderlerinin hemen hepsi Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduğu bilinen kişilerdir. Buna rağmen Teşkilât-ı Mahsusa ile Millî Mücadele arasındaki örgütsel ilişki yeterince incelenmemiştir. Teşkilatın kurucusu Enver Paşa’dır. Başında ise Hüsamettin Ertürk bulunmaktaydı”.

Geçen yüzyılın başındaki 1913-23 zaman dilimi, Kafkaslardan-Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyada yeni Türk devletlerinin doğumuna tanıklık eden kutlu bir devredir.

                Peki ne yapmış ITC ve “Teşkilât”?

Tarihte “İlk Türk Cumhuriyeti”ni kurmuş olma şerefi konusunda Batı Trakya Türkleri ile Azerbaycan Türkleri arasındaki tatlı bir rekabet vardır.

12 Eylül 1913’te Batı Trakya Türklerini Yunan-Bulgar bıçağı ve kucağına bırakmak istemeyen Teşkilatı Mahsusa, Enver Paşa’nın emri ve Süleyman Askeri ile Eşref Sencer Kuşcubaşının çalışmalarıyla “Garbi Trakya Müstakil Hükümeti”ni kurar. Yeni Devletin bayrağı ay yıldızlı ve yeşil, beyaz renklerde idi. Siyah matemi, yeşil Müslümanlığı, beyaz ise aydınlık günleri temsil etmekteydi. Türkçe ve Fransızca yayın yapan bağımsız anlamına gelen ‘independant’ isimli bir gazete çıkarılmış, Süleyman Askeri Bey tarafından Batı Trakya için milli bir marş bile kaleme alınmıştır. Yunan ve Bulgar posta pulları geçersiz sayılmış ve yeni hükümet tarafından yeni pullar bastırılmıştır. Batı Trakya’nın Bulgarlara karşı savunulması amacıyla savunma planları yapılmış ve askeri kuvvetler buna göre tertiplenmiştir. İstanbul’dan Eylül sonlarında 3.000 tüfek ve 500 sandık mermi getirilmiş, Ekim ayında ise devlet bütçesi hazırlanmıştır. Devletin asker sayısı 30.000 kadardı. Başkent Gümülcine idi. Neticede Bulgarlar, zayıf duruma düşmüş olan askeri kuvvetleri ile Batı Trakya’yı alamayacaklarını değerlendirdiklerinden, Osmanlı Devleti ile siyasi ortam oluştuktan sonra anlaşma yoluna gittiler ve 29 Eylül 1913’de, Osmanlı – Bulgar heyetleri arasında İstanbul Anlaşma’sı imzalandı. Buna göre bütün Batı Trakya Bulgarlara bırakıldı. Kötü günler başlıyor. Osmanlı Hükümetinin, İstanbul Anlaşma’sıyla Batı Trakya’yı bırakması, Batı Trakya’da şok tesiri yaptı. Batı Trakya Hükümetinin başındakileri ve halkı, Bulgarlara karşı silahlı mukavemetten vazgeçirmek ve teskin etmek üzere, anlaşmanın yapıcılarından olan Albay Cemal (Bahriye Nazırı Cemal Paşa) Ekim 1913 başlarında, İstanbul’dan Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe’ye giderek Bulgarların kan akıtmadan Batı Trakya’yı işgal etmelerini sağlamaya muvaffak oldu. Ekim 1913 ortalarında başlayan Bulgar işgali, olaysız, 30 Ekim 1913’de sona erdi. Batı Trakya Müstakil Hükümeti de 25 Ekim 1913’de kendini feshetti. Hükümet ileri gelenleri ile subaylar ve birlikler İstanbul’a döndüler. Mevcut silah ve cephane, ileride yine Batı Trakya davası için kullanılmak ümidiyle saklandı. Bu; ilk Cumhuriyet ve 55 günlük yavrunun başına kendi ellerimizle sıktığımız ilk kurşundur.

Bundan tam beş sene sonra, İmparatorluğun öteki ucunda Kafkaslarda 28 Mayıs 1918 tarihinde Çarlık Rusyası’ndan bağımsızlıklarını kazanmış olan vilayetlerin birleştirilmesi ile “Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti” kurulur ve Cumhurbaşkanlığı’na da Mehmet Emin Resulzade getirilir. Osmanlı İmparatorluğu yeni Azerbaycan Devletini derhal tanır. Bu dönemde yeni Azerbaycan Devleti bir taraftan iç karışıklıklarla uğraşırken, diğer taraftan da Rusya, Ermenistan ve İran’ın saldırıları karşısında direnmeye çalışır ve Osmanlı Devleti’nden yardım ister. Bu dönem aynı zamanda Batılı Devletlerin Azerbaycan’ın zengin petrol kaynaklarını keşfetme dönemine rastladığından Azerbaycan’daki Türk unsurunu ortadan kaldırmak için Ermenistan, Rusya ve İran’ın yanında ‘müttefik’ Alman ve İngilizler de Türklere karşı cephe almışlardır. “Teşkilat“ın ve Kafkas İslâm Ordu”sunun bu zaman aralığında Enver Paşa’nın talimatıyla ve Halil ve Nuri Paşalar komutasında yaptığı hizmetler Azerbaycan’da hala dillere destandır. 1918’de Bakü İngiliz-Rus ve Ermenilerin elinde olduğundan Gence ‘geçici başkent’ yapılır. Halil Paşa 15 Eylül 1918’de Baku’ye girer ve şehri Resulzade’ye teslim edip çekilir. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini imzalayınca da 15’inci madde uyarınca 1914 sınırlarına çekilmek zorunda kalır. Azerbaycan’ın bu bağımsızlığı ancak 23 ay devam eder. 1920 yılında 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece Sovyet Kızılordu’sunun Azerbaycan’ı işgali ile de bağımsız Azerbaycan Devleti sona erer. Bu da 23 aylık ikinci bebeğe sıkılan ikinci kurşundur.

Balkanlar ve Kafkaslardan yıllar sonra yine Türkiye sınırları dışına, bu defa güneye Kıbrıs’a dönelim.

1 Ağustos 1958’de, İngiliz Sömürgesi altındaki Kıbrıs Adası’nda Rum mezalimi altındaki Türklerin can ve mal güvenliğini sağlamak için Türk Mukavemet Teşkilâtı kurulur.

Bayrağa, Kuran’a ve Silaha el basarak üye olunabilen TMT’nin mücadelesi sonunda 1983’de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulur.

Devlet kuran bu “teşkilat”ın arkasında ise hangi “Kurul”un bulunduğunu engin ferasetinize bırakıyorum.

2004’de ise, yâni bu yeni Türk Devleti’nin kuruluşundan 21 yıl sonra, yirmi bir yaşındaki delikanlının şakağına Annan modeli/yapımı üçüncü kurşun sıkılmak istenir.

Zaman içinde, çağın güç merkezi konumunda olan devletlerin dünyanın her köşesinde kendi amaçları doğrultusunda etki alanları yaratmak, genişlemek için çeşitli teşkilatlar kurduklarını görüyoruz.

“Derin devlet”, “devlet aklı” kavramları bu tartışmanın dışındadır.

İkinci dünya savaşından sonra bu yolda en dikkat çekici örnek Amerika’nı yaptıklarıdır.

O halde bu kadar örnekten sonra yüzyılın sorusunu pat diye sorabiliriz.

Amerika’nın “Gladyo”sunun ilham kaynağı, acaba yüzyıl önceki Teşkilât-ı Mahsusa olabilir mi?

Biraz düşünün bakalım…

Eliniz değmişken, Eşref Sencer Kuşçubaşı ve Süleyman Askerî’yi de bir araştırmanızı öneririm.

Daha Fazla Göster
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.
error: Uyarı: Korumalı içerik !!