HÜSEYİN MÜMTAZ

“MÜTAREKE DÖNEMİNİN İŞBİRLİKÇİLERİ” – (2)

 İlk yazıdan hemen sonra bilgisayarımın ekranına bir okuyucunun şu “hatırlatma dozu” düştü;

                “Hayret” diyor, “1927’de 13 milyon kişide 13 işbirlikçi gazeteci. Müthiş bir oran. Yâni 30 milyonda 30 kişi, 50 milyonda 50 kişi, 100 milyonda 100 kişi olacak. Varın gerisini siz hesaplayın!”

                Halıcı’nın, eserin (“YÜZELLİLİK GAZETECİLER”. Cumhuriyet Yay. Haz. 2021. İstanbul) Önsöz’ünde yazdığı şu cümle başlangıçta dikkatimi çekmiş, Batı Trakya hakkında bu kadar yıldır hayli okuyup yazmış olmama karşın, ne demek istediğini tam olarak çözememiştim;

                “Asıl sorun ülke dışında, sürgünde çıkardıkları gazetelere ulaşmaktı. Gümülcine’ye gittim. Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (BAKEŞ) Genel Müdiresi Pervin Hayrullah’ın nazik, sevecen ve yardımsever kişiliğiyle Gümülcine ve İskeçe’de çıkarılan gazetelerin bir bölümüne ulaşabildim. Ne var ki 1920’lerden itibaren Batı Trakya’da Türk toplumunda yaşanan iki kutuplu tavır beni etkiledi”.

                “1920’lerden itibaren Batı Trakya’da Türk toplumunda yaşanan iki kutuplu tavır”?

                Yazarın ne demek istediğini, neyi kastettiğini ise birkaç sayfa sonra “Giriş” bölümündeki satırlar arasında yer alan anlatımından çözüyoruz…

Kurtuluş savaşı orduları ilerledikçe başta Vahdettin, “Mütareke İstanbul’u” cenahını bir telaş ve huzursuzluk sarar.

Bütün hainler, işbirlikçiler kaçacak delik, iltica edecek ülke ararlar.          

                “İngilizlerin vapurlara koyduğu kaçaklardan bir kısmı Romanya, Bulgaristan, Yunanistan gibi Balkan ülkelerine gittiler. Yunan ordusu ile birlikte kaçan ırk ve dindaşlarıyla orada birleştiler. Önemli bir kısmı Ortadoğu ülkelerine dağıldılar. Avrupa’ya gidenler İtalya’ya, Fransa’ya, Hollanda’ya dağıldılar. Cava’ya bile giden oldu.

                …

                Yunanistan’a gidenlerin sayısı daha fazlaydı. Bunlar; Ethem, Reşit, Tevfik, Yüzbaşı Sami, İzmirli Küçük Ethem, Çopur Hakkı, Bahriyeli Ali Sami, Aziz Nuri, Neyyir Mustafa gibi nam salmış isimlerin yanı sıra Süngülü Davut, Çerkes Kasım, Zekeriya gibi çoğu iç ayaklanmalarda boy gösteren isimlerdi. Adalar, özellikle Midilli ve Girit de Çerkeslere ev sahipliği yapmıştı. Kuşçubaşı Eşref, Hacı Sami, İzmir Mutasarrıfı İbrahim Hakkı en ünlüleriydi.” (Sayfa 33, 34)

“Yunan hükümeti onları özellikle Batı Trakya’da topladı…. Yüzbini aşkın Türk burada yaşamaktaydı. Türkiye’den kaçan ve sayıları binlerle ifade edilen firariler yâni kaçaklar da gelir gelmez bu bölgede kümelenmiş ya da özellikle buraya yerleştirilmişti. Özellikle diyoruz zira Yunan devlet politikası bu yönde tasarrufta bulunmuş, 1922 yılından itibaren Türkiye’den kaçan pek çok kişiyi bölgede iskân etmişti. Yunanistan, Batı Trakya’da firariler ya da mülteciler olarak anılan bu kaçakların temel gereksinimlerini de kendi kesesinden değil, Türklerden karşılama politikasını benimsemiş, onları Batı Trakya Türklerinin yaşamına ortak etmişti. Türklerin evine yerleştirmiş, Türklere ait tarlaları aralarında pay etmiş, otlaklarını, samanlıklarını, hatta yatak, yorgan neleri varsa el koyarak firarilere dağıtmıştı”. (S.34)

                Evet, yâni bir tarafta mübadele dışında bırakılarak yerlerinde kalan “yerli Türkler”; karşılarında ise Türkiye’den kaçan, her şeylerine, yataklarına bile ortak olan/edilen işbirlikçi hainler.

                İşte Halıcı’nın, mübadeleden 100 yıl sonra Batı Trakya’ya gittiği zaman karşılaştığı “iki kutup”; iki farklı, ayrı, zıt, düşman kutup buydu.

Peki, bu kaçak firarilerin en başında kim vardı dersiniz?

                Ülkeden firar edenlerin başındaki Vahdeddin’e bir diğer yazıda ulaşacağız da, kitapta yer alan hakkındaki şu bilgiyi, “ileride tekrar kullanmak üzere” aşağıya not etmeden geçemedim.

                 “11 Kasım’da Ömer Yaver Paşa’yı huzuruna çağıran Vahdeddin; Paşa, hemen gidip General Harrington’ı (İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı) görünüz ve kendisine sorunuz, bizim vaziyetimiz ne olacak? Yoksa maksatları bizi de Ali Kemal’e benzetmek midir? Bize kati bir cevap versinler, ona göre başımızın çaresine bakalım! dedi.

                O gün yoğun bir görüşme trafiği oldu. Harrington Londra’dan gelecek yanıtı bekledi, Vahdeddin, 15 Kasım’da Zeki Bey aracılığı ile Harrington’a bir kez daha hayatının tehlikede olduğunu bildirdi ve yardım istediğini yineledi. Ancak General, isteğin yazılı olarak verilmesinde ısrarcı oldu”. (S.30-31)

                Konuyla ilgili dipnotu ise şöyledir; (S.31. Dipnot )

                “Harrington anılarında şöyle diyor; ‘Bir Çarşamba günü Sultan’ın yaverinin geldiğini bildirdiler…Kendisi, Sultan Cuma selamlığına çıktığı zaman öldürüleceğini zannettiğinden hayatını kurtarmam için bana haber yolladığını bildirdi. Tabi olarak Sultanı kaçırmakla itham edilmek istemediğim için bu talebin yazı ile yapılmasını istemek zorunda kaldım’.”

                Vah bize…

                İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı, Son Padişah Vahdettin’in “kurtarılma” talebini sözlü kabul etmemiş, “yazılı olarak” istemiş…

                Vah ki ne vah…

Arkadaşlarınızla paylaşın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.