HÜSEYİN MÜMTAZ

TEŞRİFAT, TEFERRUAT, TENZİLAT VE TEVZİRAT…

Tatar ve müştemilatının “İngiliz Uluslar Topluluğu” güzellemesini duyunca; İngiliz’in adaya gelişini gözden geçirmek üzere yine kitapları karıştırdım.

               Gazioğlu’nun “Enosis Çemberinde Türkler”,  Haşmet Gürkan’ın “Toplu Eserler” (3 Cilt), Nezire Gürkan’ın “Zirvedeki Yalnızlık Kulesi”, Şaduman Halıcı’nın “Yüzellilik Gazeteciler” ve tabii Nazım Beratlı’nın “Kıbrıs Türklerinin Tarihi” (3 Cilt)…

                Ama önüme tam bu 9 kitap birden yığılınca korktum, okumadan yazıya oturdum.

                Daha önceden hatırladıklarımı kısaca özetlemek gerekirse; 1. Yüzbaşı Rawson’un mavi ceketli askerleri 9 Temmuz günü sahile tahta iskele kurdular, bir direk üzerine İngiliz bayrağı çektiler, halk etraflarına toplanıp merakla seyretti fakat hiçbir müdahalede bulunmadı; 2. Yüzbaşı Rawson ve Amiral Hay 12 Temmuz sabahı Larnaka’dan Lefkoşa’ya yola çıktı. Kafilenin önünde halka dağıtılmak üzere yeni basılmış pırıl pırıl gümüş İngiliz yarım şilinlerini taşıyan iki katır bulunuyordu; 3. Baf Kapısı Güney Burcunun üzerinde 308 yıldır dalgalanmakta olan Türk Bayrağı indirilip 82 yıl dalgalanacak olan İngiliz Bayrağı çekildi; 4. Yegâne tepki, bir Rum’un tahriki karşısında kılıcını çekip kovalayan bir Osmanlı zabitinden geldi.

                308 yıl sessiz sedasız bitti, 82 yıl sessiz sedasız kabullenildi.

               Daha doğrusu “gabullanıldı”.

                Peki bu 82 yıl ne yaptı?

                1877’de şilin taşıyan katırları İngiliz 1915’de Çanakkale’ye gönderdi… Katırcı Birlikleri’nde Türkiye’ye karşı “savaşan” Kıbrıs Türkleri de vardı.[i]

                …

                “İndependent Türkçe”den öğrendiğimize göre;

                KKTC Cumhurbaşkanlığı; “2022’de yer alacak İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları’nı tanıtmak için planlanan etkinlikler çerçevesinde bu hafta sonu Güney Kıbrıs’ta başlatılan Kraliçe’nin Baton Yarışı’na KKTC’nin dahil edilmemesini esefle karşılıyoruz” demiş.

                Meğer ne 82 yılmış, ne büyük bir aşkmış be birader?

                …

                “Sömürge” kavramının iki tarafı vardır, a)Sömüren, b)Sömürülen.

                “Sömüren”i ben “sömürgen” yahut daha kısaca ve anlaşılır şekilde “sürüngen” diye tarif edeceğim.

                82 yıl 1960’da bitti, 63 Aralığında “toprağı bol oldu” ve 15 Kasım 1983’de “Türkler” Devlet kurdu.

                Tam 38 yıl önce…

                Ve bu devlet 38 yıldır, bırakın İngiliz Uluslar Topluluğu’nu; Türkiye haricinde kimse tanımasa da “devlet”tir. Anıt Mezarı hala ve bir türlü yapılamayan Denktaş da “DEVLET KURAN SON TÜRK”tür.

                Ama…

                “Sürüngen”e, yâni gardiyana duyulan aşk, yâni Stockholm Sendromu bitip tükenmemiştir.

                Türkiye işgalcidir, Türkiye çok kötüdür, Anamur’dan gelen su “adanın ekolojik dengesini bozmaktadır”, bir de elektrik de gelirse Teknecik Santralında hâkim Rumofillerin keyfini çok kaçıracaktır, zinhar gelmemelidir!

                24 saat Türkiye’ye söveceksin ama Türkiye’ye sokulmayınca çok kızacaksın…

                Gitme kardeşim…

                İngiltere’ye giremeyince, İngiltere’de hapsedilince neden bağırıp çağırmıyorsun?

                Konuya  “kıbrıslıtürk” solu ile girelim mi?

Çünkü o cenahta bitmez tükenmez bir “British/London/GBP” hayranlığı vardır.

Para birimleri Sterlin’dir. Utanmasalar ekmeği bile onunla alıp verirler. Eski gardiyanlarına bitmez tükenmez bir hayranlıkla bağlı olup ölesiye özlem duyarlar.

               “Stockholm sendromu”nun yeryüzündeki en somut örneğidirler. “Rum sevicilikleri” de oradan gelir. Sadece 82 yıllık “Union Jack” altındaki Rum birlikteliğini/kardeşliğini ilahi bir “kader birliği” olarak algılayıp 1877’den önceki 308 yılı görmezden gelir, yok sayarlar.

Kendilerine sorsan sıkı solcudurlar. Sömürge yoldaşları Rum’u çok severler, sömürgenleri Kraliçeyi ise çok çok severler.

Türk’e söverler. Nefret ederler.

“Sömürgen/Sürüngen Solcusu”durlar.

“Geçen gün yaşlı bir mücahidi dinliyorum televizyonda…

1955’i, 1958’leri, 63’leri anlatıyor, Erenköy’ü anlatıyor, arkadaşlarını hatırlatıyor… Belli ki kan, ter ve gözyaşı akıtmış bir kahraman…

‘Sonra’ diyor, ‘Herşey bittikten, devletimizi kurduktan sonra emekli de olmuştum, İngiltere’ye gittim… Ve dünyam aydınlandı. Sistemin nasıl işlediğini, sokaklarda nasıl yürüneceğini öğrendim. İnsanları hayranlıkla seyrettim. Hayran oldum’.

Kıbrıs’ta yaşlıların büyük bölümü ne yazık ki bu ‘Sendrom’ ile malûl. Gardiyanına, Müstemlekecisine hayran.

‘İngiliz dönemi’ diyor, başka bir şey demiyor.

Kıbrıs’ın geleceğini, geçmişi doğru yaşayıp hatırlayanlar öğretmeli ve kurmalı…

‘Denktaş’la bir yere gelemedik’ diyorlardı; ‘Denktaş’ı ekarte ettikten sonra’, ‘Denktaş’sız’ ve nihayet ‘Denktaş’tan sonra’ geldikleri, gelebildikleri yer ortada…”[ii]

Mücahit Marşı’ndaki “TÜRK KIBRIS”a ne oldu?

“Arkadaşlara” bir türlü lâyık görülmedikleri “Kraliçe’nin Baton Yarışı”nda sonsuz muvaffakiyetler dilerim…

Baton’a iyi sarılsınlar, sıkı sıkı tutsunlar. 


[i] https://www.hurriyet.com.tr/dunya/anzak-ordusunda-kibrisli-mustafa-dayi-6467762

[ii] https://www.turkishnews.com/tr/content/2021/04/17/kibrisin-gelecegi-huseyin-mumtaz/

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.
error: Uyarı: Korumalı içerik !!