MAHİYE MORGÜLZOR YAZI

İnşaata Verilen Bahçeden Yükselen Sesler

Mahallemizin sahiline diktiğim asmalara toprak taşımak için bir gözüm yıkıma gidecek bahçelerdeydi. Belediye İmar Müdürlüğünden izin aldım, ilk kepçe vurulurken yüklenici firma bir iki kamyon toprak gösterdiğim yere dökecek. Ancak asmalar kamyon yanaşamayan bir yerde olduğu için çuvallara doldurup pikapla taşıyacağım.

Önceki hafta inşaat kararı gelen komşu bahçemizden (Karaderelilerin bahçesi) ağaç kesme sesleri gelmeye başlayınca koştum. Dalları meyve dolu portakallar mandalinalar gövdeleriyle beraber yerlerde. Mandalinaların tam yenilecek zamanı… Poşetlere doldurup alıyor herkes. Ben de taşıyamayacağım kadar topladım doldurdum, Tıp Fakültesinde okuyan komşu apartmanlardaki öğrencilere verecektim. Akşama kapılarına bıraktım. Hatta iki poşet de üç sokak ileride oturan Adıyamanlı ve Tebrizli öğrencilere taksiyle gönderdim.

Bahçenin içinde iki katlı evde kırk yıldan beri kiracı oturan burada doğmuş büyümüş kardeşim bildiğim güzel insanlar aniden gelen evi boşaltın kararıyla perişan halde iş bitirmeye çalışıyorlardı. Asansör ustası olan büyük kardeşleri İsmail, akşam saatinde çağrıldığı asansör arızasına gitmiş, saatlerce uğraşmış, dördüncü katta oturan yaşlı yarı felçli dedenin işi bitirin diye o saatte kendilerine nasıl yemek taşıdığını, arızayı bitirmeden bırakıp gelemediğini anlattı. Bir yandan iş tutuyor bir yandan anlatıyordu.

Kapı önündeki en az on yıllık yenidünya fidanına baktım, İsmail anladı, daha önce istemiştim, birisine sözüm var demişti, “Şimdi artık alabilirsin” dedi. Kökünden söktü elime verdi.  Bir koşu sahile götürdüm, yeri hazırdı, diktim. Tam rahmetli Karadereli Nihat abimizin Kuvayi Milliye kahramanı dedesi olan Kaptan Ali Reis dayının kayıkhanesinin önüne denk geldi, bu kadar tesadüf olamaz diye heyecanlandım. Bu olmasa başka muş (yenidünya) fidandı dikecektim, onun için yer hazırlamıştım. Üst üste iki lastik koyup içine topraklı köklü çimenler atmıştım, çürüsün toprak olsun diye. Ama şimdi tam da Reis Ali dayının kendi bahçe toprağından buna toprak taşıyacaktım, hevesle bahçeye döndüm, poşetlere toprak küremeye başladım.

Bahçe sahiplerinden çocukluk arkadaşlarım geldiler, Havva ve Rukiye ile bu bahçelerde büyümüştük. Havva arkadaşım cep telefonunu çıkardı, albümden kendi büyüdüğü o eski evin şömineli mutfağını gösterdi. Yüklenici firmadan bu şömineyi korumaya alacaklarına dair söz almışlar.

Karadereli Ali Reis dayının çift mazgallı şömineli konağının bir de yakılma öyküsü vardır. Havva’dan dinledim. Kaptan Ali Reis dede soyguncularla baş edemeyince konağını ateşe vermiş, gitmiş çıkmış İslampaşa camisinin minaresine, yangını oradan seyretmiş. “Böyle inat ancak Karadereli‘de olur” demişler, lakapları öyle kalmış. Ancak evini eşyalarıyla beraber yakma geleneğinin ne kadar eski Kayı Boyu Oğuz töresi olduğunu ben biliyorum, “Teslim olmaktansa sana da yedirmem” demektir.

Sırası gelmişken anlatayım. Padişah Abdülhamit, hani öldürüleceği korkusuyla hiç sarayından dışarı çıkmayan, bir buçuk milyon kilometre kare toprağı düşmana terk eden padişahımız, buraları Rusya’ya savaş tazminatı olarak verdiği 1878’den sonra buralar başsız kaldı. Devletsizlik insanları kanundışı yollara atar, eşkiyalık, yani gücü gücüne yetene baş gösterir. O zamanlar Rize Kalesinin çevresinde oturan ünlü 32 odalı konağın sahibi Tuzcuoğulları çete kurmuşlar, bizim mahalleye kadar gelip varlıklı evleri basarlarmış. Mataracılar (Müftü mahallesi /Mohtinun duzi), Hacamitler (Gülbahar), Karadereliler (İslampaşa) gibi bilinen aileler bu soygunlarda çaresizlik yaşamışlar. Dönem fetret dönemiydi. İslampaşa’dan Yanbeyoğlu (Ayan Beyliği geleneğinden gelme halkını koruma töresi olan) ailesi o soygunlarda Tuzcuoğulları çetesine karşı mahalleliyle dayanışma içinde olmuşlardı.

Tuzcuoğulların eşkiyalık yaptığı o dönemde Gülbahar’dan Peripol’a kaçan Hacamitler (Yazıcılar) benim annemin dedeleri olup, bahçede sohbet ettiğimiz Havva’nın anne tarafından süt dayıları olur. Havva, bunu bana ilk defa burada, yıkım yapılan bahçede, ben poşetlere toprak doldururken anlattı. Anneannesi benim annemin Hacamit dedesiyle sütkardeşlermiş, “Bizim aramızda peştamal yok idi” dermiş.

Bu deyimi ilk defa duydum ve akıl defterime aldım: Aramızda peştamal yok!

Kızlardan Rukiye’ye sahile diktiğim karayemişleri, buradaki budanmışlardan da çelik alacağımı söyledim. “Yediveren karayemişimiz vardı kapının yanında, ondan al” dedi. Baktım, artık gövdesi yoktu, odunluk doğranmış, kuzenleri Murat’ın bahçesinde istif edilmişlerdi. Yerde şansıma birkaç dal duruyordu, ancak yedi çelik alabildim. Onları İslampaşa camisinin karşısındaki sahile gittim diktim, bahçeye geri geldim. Dedelerinin adlarını da yazdığım Kuvayi Milliye afişimden ona henüz vermemiştim, 4.baskı yakında gelecek, vereceğim.

Doktor olan kardeşleri Hasan’a 2.baskıdan vermiştim.  Mahallemizin Kuvvacı dedelerine bir destan yazmıştım, onu da vermiştim. Destanda bir kıta dedeleri Kaptan Ali Reis ile tayfasındaki Alileri anlatır.  Lâkapları “Beş Aliler” idi:

“Humrukten beş Aliler /Kaptani Reis Ali / Yandum Ali, Dumdum Ali, Gavur Ali, Kör Ali / Bi da var Kiliç Ali”

Gazi dedelerimizin toprağından çuvallara koyup fidanların dibine taşımak bana dedelerimizin ruhunu yaşatmak gibi heyecan veriyor, yorgunluğumu unutuyorum.

Bu bahçenin toprağı çok değerliydi, çünkü burada hiç çaylık olmadı, yani toprağına suni gübre değmedi.  Buradan sahile gidecek toprak çok daha önemliydi.  Bakkalları dolaştım, boşalmış çuvallar topladım geldim, birkaç kürek doldurduktan sonra sürükleyerek (belime korse takıyorum) kapının dışına çıkardım, yol kenarına dizdim. Çuvalları buradan pikapla sahile taşımak kolay olacaktı. Ama sonra bir şey oldu.

Hissedarlardan bir torun annesiyle birlikte bahçeye girdiler. Onları tanımıyordum. “Bahçemizi talan etmişler” diye başladılar, “bizden izinsiz toprak alıyorsunuz” dedi annesi, şaşırdım. Tahmin ettim kim olduğunu, bir kızının anaokulu öğretmeni olduğunu duymuştum, “Kızınız benim kitaplarımı fakültede okudu, adım şu, bilirsiniz beni” dedim, olmadı. Oğlu çıkardı cep telefonunu, video kaydetti, şikâyet edecekmiş. Sonra, kapıya kadar taşıdığım toprak torbalarını arabasına yükledi götürdü, saksılarına koyacakmış. Hediyem olsun, ne deyim?

Ben de alıştım galiba. Böyle şeyler hissedarlar arasında anlaşmazlık olan bahçelerde karşıma çıkıyor. Biriyle çocukluktan samimiysem diğeri bana tavır koyuyor. Bir üst bahçedeki eski Mercan Yakutiye Medresesiyle ilgili araştırırken torunlardan bilgi alır mıyım diye yanaştığımda sanki tapuya itiraz edecekmişim gibi algılayıp “Karışma bu işlere” diyen hissedara rastladığım için, burada da benzer bir durum olsa gerek diye düşündüm. Eğer mahalleye (memlekete) bir faydam olacaksa böyle durumları yadırgamamam gerekiyordu.

Sonra ertesi gün yağmur altında bahçeden yenidünya fideleri koparmaya gittim. Yirmiden fazla çıkardım. Götürdüm kendi çiçekliğime, hazırladığım küçük kasaya diktim, isteyene hediye vereceğim. Birazını Habib Koçal’a vereceğim, istemişti. Onun Ambarlık köyünde bir tasarımı var, kendi bahçesindeki yamacı teraslattı, yerel meyve ve sebzelerden probiyotikle beslenmiş toprakta deneysel üretim yapacak. Helâl olsun. Rize’de muş deriz, belli ki antik dilimizde AY anlamında Mauz’dan geliyor. Muş fidanları orda lazım kendisine. Belki de avokado kadar iri olanı o bahçede yetişir. Neden olmasın, ikisi de böbrek dostudur,ikisi de aynı ailedendir.

İşte bu. Birisi üzerine beton atılacak toprağı benden esirgiyor, birisi de toprağı doğal beslemeye aklını, emeğini ve bahçesini veriyor! Aslan Hebibum!  Ambarlık köyünün adına yakışan bir iş yapacak. Tarihte buralarda, Akmenid imparatoru Darius Oğuz’un kolundan Oğuzoğlu Uygarlığının kralı Mohti Oğuz’un bahriye askerleri için erzak ve kuru “kuman”ya hazırlayan ve adını bundan alan bir köyden söz ediyoruz.  Şu anda Habib Koçal’ın yaptığı bundan farklı bir şey değildir, sadece iki bin yıl sonra tarih tekerrür ediyor, yine düşman geldi ve bu kez yiyeceklerimizin genetiğini bozarak çocuklarımızı esir götürüyor. Ayağa kalkıp Mitra olmanın, Amazon olmanın, sefere kuman-ya hazırlayan Kuman olmanın vaktidir.

Karaderelilerin bahçesinde fide köklerken ya da yediveren karayemiş çelik alırken oldu sanırım, kulağımın arkasından zehirli böcek soktu, gece ağrılı kaşıntıyla uyandım. İlk aklıma gelen işte koronayı salgınını savdım ama yeni çiçek virüsünü kaptım diye geçti aklımdan. Ailece yeni çiçek virüsüne yakalanmış birisiyle dün biraz yakın olmuştuk. Fırladım yataktan, Koçal bal spreyi fısladım kulağıma. Biraz sonra tekrar uyandırdı beni, bu kez konsantre turunç suyu sürdüm, panzehirdir. Bununla şiddeti azaldı. Birkaç saat sonra ilk defa kulağımı ayna gördüm, inanamadım bu kadar kızarmış ve bu kadar nasıl şiştiğine. Kulağımın altından aşağı da kabarcıklar vardı, kaşınıyor acıyordu. Bu kez altıntop (bir çeşit bergamut) suyundan çıkarıp sürdüm, hafifledi. Gün ışıdığında olayı çözdüm, hafta sonu doktora gitmeme gerek kalmadı, sevindim.

Sevindim çünkü kendi yaptığım ilaçla iyileşiyorum, araştırma hastanesine acile gitmekten yılmışım. Sonra fidancı komşumuz İbrahim’ uğradım, dalından hurma toplayacaktım, kulağımdaki sıkıntıdan söz ettim. Bana “Zehirli örümcek sokmuştur, zakkum suyu sürseydin o da iyi gelirdi” dedi. Bunu da akıl defterime not ettim.

Dün sabah inşaata gidecek bahçeye bir daha gittim, mutfak duvarındaki şömineyi kendi gözümle gördüm, fotoğrafını çektim. Yan taraftaki kovanları, Hemşin Ortaköy’den gelmiş olan sahipleri araca yüklüyorlardı. Kırk kadar kovan on yıldan beri burada kışı geçiriyordu. Demek bahçe inşaata gidince onlar da kışlamaya başka mekân aramak zorunda kaldı. Ayaküstü dertleştik, genç arıcı oğlumuz Adem Aytemiz’e  köylerinde ökse otu var mı diye sordum, köydekilere soracaktı. Köye gider gitmez buldu ve bana fotoğrafını çekti gönderdi, akşam olmadan da mahalleye geri geldi ve bana verilmek üzere bakkala bıraktı.

Ne kadar şanslıyım! Karadereli Gazi Kaptan Ali Reis’in bahçesi inşaata giderken bile bana ve gelen nesillere ışık vermeye devam ediyor!

Ökse otu, OKSE DALI demeliyim, şimdi Mayana Kültürevimde antik şifacı Prenses Media’nın başındaki tacı gibi karşımda duruyor.

Kaptan Ali Reis’in bahçesinde hayır işleri yaparken önüme düşen güzelliklerden birini daha anlatmadan bitirmeyeceğim. Önceki gün bir elimde karayemiş fidanları diğer elimde elma sirkesiyle İslampaşa camisine yürüdüm, sirkeyi pencereye bırakıp karşı sahile geçecektim. Caminin bankında oturmuş sağır dilsiz bir dede bana bakıyordu, bakıştık, elimdeki şişeyi ona uzattım, başını salladı, biliyorum dedi, ayaklarını gösterdi,  süreceğini işaret etti. Sirkeyi eline verdim, mutlu olduğunu belli etti, ben de çok mutlu oldum. Demek daha önce bıraktığım şişeler sahiplerini bulmuş, ne işe yaradığını hepsi öğrenmişti. Sanırım onun bana duası en makbul duadır, pozitif enerjiyle dolduğumu hissediyorum.

Karşıya geçtim, bahçıvan kıyafetleri içinde beni hiç sokakta böyle görmemiş bir aile dostumuz, “Bu ne hal, bu nedir elinde fidanlar, kazmalar böyle” deyince, “Yazdığım yazıları kimse okumuyor, bari diktiklerimden bir meyve yesinler” dedim, gülüştük. İşte hepsi bu, hayat mutlu bir tebessüm için yaşamaya değer.

Ve, Başöğretmenimiz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve arkadaşlarına, Gazi dedelerimize, bize böyle bir cennet vatan armağan bıraktıkları için minnetle, şükranla,  saygıyla…

Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.
error: Uyarı: Korumalı içerik !!