MELİH BAKİ

Antakya nasıl yerle bir oldu?

Antik çağın Antakya’sı (Antiochia) yüzyıllar boyunca,”Doğunun Tacı) olarak adlandırıldı. Dillere destan olan Antakya.Bu görkemini İskenderiye ve Roma’dan alıyordu.Çünkü M.Ö.312 ile 280 yılları arasında İskenderiye..Kent planına göre kurulmuş,Selefkos Krallığının başkenti olmuştu.Doğu ile Avrupa arasındaki en önemli ticaret yolunun,Denetimini elinin altında tutuyordu..Romalılar tarafından fethedildikten sonra (M.Ö.64)..Suriye Eyaletinin Merkezi oldu. Eyalet valisinin..Orada oturması, kentin önemini gösteriyordu..Bizans kralları kenti İmparatorluğun en önemli
Ticaret merkezi olarak geliştirdiler. Mermer sütunlu, kemerli,Taş döşenmiş geniş caddeleri, oymalı, süslemeli tiyatroları,Hamamları, heykellerle bezenmiş Pazar yerleri ve

Meydanlarıyla, kiliseleri ve tüm görkemli yapılarıyla..İmar edilmiş bir kentti Antakya.

İktidar saltanatlarının bir göstergesi olarak

Krallar tarafından sunuluyordu.

Kent geniş ve sağlam surlarla çevrilmiş,

Caddeleri Laternalarla aydınlatılıyordu.

Kent Ak denizin doğu yakasına takılmış pırıltılı

Bir kolye gibi duruyordu.

Daha 1.yüzyıldan itibaren Hz. İsa’nın taraftarları, örneğin Aziz Barnabas,Sonra Aziz paulus ve Petrus burada dünyanın..İlk Hristiyan cemaatini kurmuşlardı..Doğu piskoposluğunun yönetim merkezi,

Yani dini başkenti olmuştu..Nüfusu 200 bine ulaşmıştı ve hızla çoğalıyordu..29 Mayıs 526 yılına gelindiğinde..Hıristiyan âlemi..İsa’nın gökyüzüne çekilişini kutlamaya hazırlanmaktaydı..Çevreden, komşu köy ve kasabalardan insanlar..Kentte akın ediyor, kent dolup taşıyordu..Herkes akşam yemeğine oturmuştu.

Beklenmedik bir anda hava birden bire kararmıştı.

Bir depremle,.Yer şiddetle sarsılarak toprak alabora olmuştu;Deprem uygun bir anı beklememişti.

İnsanlar ne olduğunu tam fark etmeden,Bir kaç saniye içinde evleri sarayları,Bir gürültüyle üstlerine yıkılmıştı..Yıkıntılardan çığlık sesleri, ağlama

Ve inleme sesleri şehri kâbus gibi sarmıştı.

İlk sarsıntıdan hemen sonra kentin üstüne,Bir ölüm kâbusu çökmüştü.Hayatta kalanlar felç olmuş gibi korku ve Panik içinde sinmişlerdi. Bu an’da çok kısa sürdü.Yeni gelen bir deprem sarsıntı daha geride kalanları da.Kırıp geçirmişti. Arkasında görülmemiş.Bir yangın kenti ağzına alıp yutmuştu sanki.

Antakyalı yazar Johannes Malalas

Tanık olduğu o günü şöyle yazıyordu;Sanki yağmur yerine gökten ateş dökülüyordu.İnsanların yıkıntılar altında kaldıkları Yetmiyormuş gibi birde cayır cayır yanıyorlardı.Ya dumandan boğuluyor, kaçma olanağına Sahip olanların önünü de alevler kesiyordu.Şöyle devam ediyordu Johannes Malalas; Hava kıvılcımla doluydu. Bu kıvılcımlar şimşek gibi Tutuşuyor, yalnız kenti değil toprağı yakıyor,Tarlaları alevler sarıyordu. Bütün canlıların yakılması için sanki tanrı Buyruk yağdırıyordu.

Ayakta kalan yapılar da yangınla yıkıldı.

Tek yapı ayakta kalmadı. Ne bir Kilise, ne bir

Manastır nede bir kutsal yapı veya köşe ayakta kalmadı.

Depremden önce Kral Konstantin tarafından yaptırılan

Antakya’nın Altın kubbeli en büyük

Kilisesi de Doğanın mahkemesi önünde

5.gün dayanabildi ancak. Beş gün sonra birden bire içinden başlayan Yangınla alevlerle temeline dek yanıp kül oldu.

SONUÇ 250 ile 300 bin ölü.

Yağmacılar İşbaşında.

Deprem ve yangından sonra kenti yeni bir afet sardı. Hayatta kalanlar toparlanıp kenti terk etmeye çalışırken, Soyguncu çetelerin baskınına uğradılar..Karşı koymaya fırsat bile kalmadan Ellerindeki değerli eşyaları ellerinden alındı. Direnenler öldürüldü.Kent sokaklarına dalıp pervasızca Harabeleri ve yıkılmış evleri yağmaladılar. Hazineler arandı ölülerin inci elmas ve Altınlarını soydular bu çeteler.

Peki, bu çetelerin başında kim vardı. Krallığın Thomas adında yüksek rütbeli Merhametsiz memurdu.

Bu memur çetelerin başıydı. Köleleriyle birlikte; Kentin çıkış kapılarını tutarak kaçanları pusuya düşürdü. Dört gün içinde inanılmaz servet biriktirdi. Bu resmi çete başının sonu ne mi oldu. Çok sağlıklı olmasına rağmen aniden ölüverdi. Ve şanslı olanlar. Depremden 20-30 gün sonra büyük yıkıntılar arasından, Doğum yapmış hamile kadınlar çıkarıldı. Ne annelerinin nede bebeklerinin burnu bile kanamamıştı.

Diye yazıyor Johannes Malalas.

Buna benzer daha nice inanılmaz olaylar yaşandı. Bu felaketin haberi kısa sürede Bütün Akdeniz bölgesine yayılmıştı. Şaşkınlık telaş ve korku yaratmıştı. “Kara haber tez yayılır” veya Yerin kulağı var.” Deyimleri beklide o zamandan kalmadır. Haberleşmenin Atla yapıldığı o dönemlerde nasıl duyulurdu? Bir Kez daha doğa gücünü göstermişti.

Ve biz insanlar olarak

Sürekli doğanın merhametine muhtacız.

Dönemin ileri gelenleri şöyle haykırıyordu..

Nasıl olurda sığındığımız bu barışçıl kent böylesine yok oldu.

.BİZDE BİR GÜN, BU GÖRKEMLİ KENTLERİ
Ama ölü. Ama yaralı. Ama buruk.
Ama acılı ve çaresiz olarak
TERK ETMEK ZORUNDA KALACAĞIZ…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!