MUSTAFA HÜSEYİN USLU

Bir Ülkenin Değerlerinden Olan Ahlâki Yapıyı Bozmak -1-

                                                                                                           

Dış güçler, bir ülkeyi yıkmak için çok şey yapar? Ünlü Çin filozofu “Konfüçyus” der ki: “Bir ülkeyi yok etmek isterseniz önce dilini tahrip edin”.

Sonra; Ahlâki yapı, Eğitim sistemi, Mali yapı, Halkı parçalara ayırma, Gelir dağılımı, gibi bozulmalar yapılır. En az altı unsuru tek tek incelerken, şimdilik “Ahlâki yapının” bozulmasından misal verelim.

Meselâ; nikah dışı ilişki olarak tanımlanan zina fiilinin suç olarak kaldırılması ile ahlâki yapının neler uğruna zayıflatıldığını görelim:

Türk tarihine bakıldığında, Göktürklerde zina büyük suç olu, cezası icabında ölümdü. Kadının yeri, önemliydi. Zina yapan yüksek mevkideki bir erkek oklanarak veya kılıçla öldürülürdü. Kadınlara tanınan haklar yasa ile katı bir şekilde korunurdu.  Suç, halk arasında işlenirse cinsiyet ayırdetmeksizin cezası dövülmek ve/veya belli süre hapisti. Kadının kocası, bu fiilden haberli ise o da dövülürdü.   

İslamiyet dönemi Oğuz Türklerinde erkek, evli bir kadınla zina yaparsa, hükümdarın emri üzerine her ikisine de 300’er sopa vurulurdu, zina eden erkek dayak sonrası, hapiste yatırılır ve serbest bırakılırdı.

İslamiyet öncesi Arapların daha çok kadınlarında, zina yapmak yaygındı. İslamiyet gelince bu fiilin cezası, utandırma adına en fazla 100 defa olmak üzere, ne çok yumuşak ve ne de çok sert olmayan kamçı ile öldürme tehlikesi olmayan yerlerine vurmaktı. İslamın kitabı olan Kuran’da, bu fiili işleyen kadın veya erkek, zina yapmayan kadın veya erkekle ile evlenemez; şahitliği de kabul edilmez.

Ancak zina eden bir kadın ve erkeğin taşlanarak öldürülmesi olarak tanımlanan “Recm” cezası için, zina ayetleri gelmeden önce, ilki bir Yahudiye olmak üzere bazen de, fiili yapanın ısrarı ile Tevrat’a göre yapıldı.  Zina ayetleri vahiyle gelince, “Recm” cezası uygulanmadı. Suçun ispatı için en az dört erkeğin şahitliği gerekir. Buna rağmen, İslâm’da “Recm” cezası var demek, Kuran’a iftira atmaktır. Bu cezanın şekli, Tevrat’a göredir. İncil’de ise şu olay geçer: Hz. İsa etrafına toplananlara yaptığı bir vaazında, kaçarak kendisine gelen genç bir kadını kovalayan Yahudilerin, “Bu kadının cezası  recm’dir, kadını bize ver,” demelerine karşı, İsa Mesih, Yahudilere “İçinizde hiç günah işlemeyen ilk taşı atsın!” der. Suçlanan kadın kendisine minnetle bakar, kovalayanlar kaçıp, giderler. Çünkü günahsız insan yoktur. “-Yok diyen” de, kibrinden söyler. İncil’de ise, sonradan yazıldığından, ceza bahsi yoktur.!?

Osmanlı İmparatorluğunda; zina suçuna uygulanan cezalar, hapis ve dövme cezalarıydı. Recm cezaları da, keyfilikten olmuştur. Mahkeme defterinde kayıtlı recm cezası verilmesi, İstanbul’da 1680 yılında yaşandı. Yahudi bir erkekle yatan müslüman ve evli genç bir kadın taşlanarak; Mihail adındaki Yahudi’nin cezası ise recm yerine, başı kesilerek infaz edildi.

TC. Devleti’nde, 1926’da İtalya Ceza Kanunu tatbik edilerek düzenlenen 765 sayılı T.Ceza Kanunu ile Türk aile yapısının korunabilmesi için zina suçunda, TCK’nun 440’ıncı maddesi kadınlara; 441’inci maddesi de erkeklere uygulandı. İki maddede de; 6 aydan, 3 seneye kadar hapis cezası vardı. Fakat erkeklere uygulanan maddede, fiilinin ispatı daha çok zorlaştırılmıştı. 441’ci maddenin, 1996’da kaldırılması üzerine, adalet eşitliğini sağlamak için, 440’ınci maddeye göre yargılamada bulunan bir mahkemenin, dosyayı Anayasa Mahkemesine taşıması üzerine ve suçun iptaline yönelik Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararı, 13.03.1999 tarihinde R.Gazete’de yayımlanarak, zina suçları cezası tamamen ortadan kaldırıldı. Bu fiil, artık sadece boşanma sebebi sayıldı. Ve dönemin hükümetleri buna sessiz kaldı. Fakat, Devlet Bahçeli 2013 yılının 11’ci ayında, MHP grubunda yaptığı bir konuşmada, zina suçunu AKP’nin kaldırdığını söyleyiverdi. Oysa, AKP zina suçunun yasalardan ceza olarak kaldırıldığı dönemde kurulmamıştı bile. Ama, 2003’ün başında iktidara gelen ve 2005/6’ıncı ayında AKP tarafından düzenlenerek yürürlüğe sokulan 5237 sayılı Yeni TCK’da, zina suçuna ceza işletmek için AKP, yeni bir düzenleme yapamadı. CHP’nin şartlı müdahalesi ve varılan mutabakat ile bundan kaçındı.

İktidar partisi liderinin sonradan; konuyla ilgili olarak, “Muhafazakâr bir partiyiz, seçmene ne cevap vereceğiz, keşke bu fiilin cezasını, yeniden düzenlediğimiz TCK’ya keşke koysaydık.” şeklindeki beyanatları sözde kaldı. Nedeni “Avrupa Birliği uyum yasalarıydı”. Çünkü, hedef AB’ye girmekti. Bakınız! Bir ülke ahlâk yapısı neler uğruna bozuluyor; bozulan yapı da, ne uğruna düzeltilemiyor..!

Devletler laik de olsa, Allah’ın kanunlarından ilham alınarak yasalar düzenlenebilir ve düzenleniyor da…  Bunun laiklikle ilgisi de, yoktur. Düz mantıkla hareket edilerek, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1926 yılında uygulamaya koyduğu 726 sayılı T.Ceza Kanunu ile zina suçlarına uygulanan cezaların başladığı tarihten, cezaların kalktığı 1999’a kadar geçen sürede, Türkiye C. Devletinin laik olmaması gerekirdi. 

Cinayetlere gelirsek: 1978’de 20 kişi ile kurulan PKK terör örgütünün, kendi etnik kökeni dahil, ülke halkı ve askerine karşı işlediği cinayetlerde, çoğu emirleri veren Abdullah Öcalan’ın, yakalanmasıyla yapılan yargılamada idam kararı çıktı, ama infaz yapılamadı. Çünkü, ABD’nin teslim şartında,  idam edilmeme şartı vardı!? Çare bulundu: Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli Koalisyonunca 3.8.2002 tarihinde çıkarılan “Savaş haricinde işlenen suçlar olmadıkça,” şartlı Yasa ile idam kaldırıldı. Devlet Bahçeli bu yüzden erken seçim istediyse de, idamın kaldırılması kararından sonraki dönemlerde resmen ısrarcı olmadığı gibi itiraz da etmedi!

Yapılan yasaların altındaki sebep nedense, “Avrupa Birliğine” alınmayız, girmemiz zorlaşır düşüncesiydi! Ne tuhaf? Avrupa Birliği, Yüce Allah’ın hükümleri, demoklesin kılıcı gibi yine öne geçiriliyordu! Allah’ın kanunları hâşa ikinci sıraya kaldı. Bu da aslında, örtülü ve gizli bir şirktir.

Gelelim kadınların öldürülmesine: Çoğunlukla aile bireylerince veya nikah dışı yaşadığı erkeklerce gerçekleştirilen ölümlerden sonra gömüldüğü toprak altından veya atılan çöp bidonlarından toplanan kadın cesetlerinin katillerine sadece ağır cezalar vermekle yetinilir. Yargılamada sürecinde, maktülün yakınlarının talepleri, hiç dikkate alınamaz. Zira, böyle bir yasal düzenleme yoktur.

İlahiyet fakültesi profesörlerine, “Zalim kimdir” diye sorsanız, “2-4 karısı olana eşit davranmazsanız, veya resmi nikahtan sonrası yapılabilecek dini nikahta ortaya konacak mehir taahhüdüne uymazsanız, zalimin ta kendisisiniz,” diye cevap verirler ve konuyu kapatıp; zinada ve kadın-erkek cinayetlerinde, Allah’ın koyduğu yasalarla bağlantı kurmaktan çekinirler? “Bu zalimlik nedendir?” derseniz, Kuran’ın Maide Süresi 45’inci ayeti işaret edilir. Ayetin mealine açıp baktığınızda, “Allah’ın ayetleri ile hükmetmeyenler, zalimin ta kendileridir,” hükmünü görürsünüz.

Siyasi çekişmelere gelince; 2007 den başlayarak seçim meydanlarına ip atıp, İktidar Partisi liderini kışkırtmak amacıyla, Abdullah Öcalan’ı kastederek, “Al da, As!,” diyen Devlet Bahçeli bunları unutmuş görünür. İstikbalinin kaygısı ile nereden aldığı belli olmayan?, ilhamla kurulmasına ön ayak olduğu “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” sonrasında, “Davam millet sevgisinden doğar demesine karşılık,  sevdasını unutup, yer aldığı “Cumhur” ittifakına karşı kurulan “millet” ittifakını bahane ederek, millet’ine de, “zillet” demeyi uygun görür. Fakat, seçim meydanlarına, “Al da, As!” diyerek ip atmasına, karşılık İktidar Partisinin liderinin her defasında verdiği, “Meclisten geçirip önüme getirin, onaylarım,” sözünden hareket edilerek gerek Devlet Bahçeli olsun, gerekse Cumhur ittifakı ana partisi olan AKP’nin Genel Başkanı olsun, partilerine ait milletvekillerine çok arzu ettikleri Kanun teklifini hazırlatıp, meclise bir türlü verdirmezler.

Lâkin, sağ iktidarların “Rol Modelimiz” diye öğündükleri Adnan Menderes’in, on yıllık iktidar döneminde gerçekleşen enaz 39 idam cezasında onayı vardır. Son idam onayı da, Mersin-Tarsus arasındaki tren raylarına tecavüz sonrası öldürülüp atılan bir genç kızın katili için verilen idamdı; infazı da, Mersin’de 1959 yılında gerçekleştirilmişti.  

Şu halde, kadın cinayetlerinin önüne geçmenin çaresi için; gerekçesi ne olursa olsun görülecek davada, maktül yakınlarının müdahil olarak talepleri dikkate alınmalı, rıza göstermeleri istenmeli, sonra da, idam değil ama, idamın daha beteri olan ve çıkarılacak aflarla da, hafifletilmeyecek ağırlaştırılmış müebbet hücre cezası verilmesi yönünde, yasa düzenlemesi yapılmalıdır. Kadın cinayetleri ancak böyle bitirebilir.

Aksi halde, cinayetler gün geçtikçe artar; ülkemizin ahlâk yapısı da her yıl, bir yıl öncesine göre artarak bozularak devam eder. İstatistikler de, bunu gösteriyor. Aksi halde, kurdukları Birliklerine zaten almayacakları Avrupa Birliği için bir bahaneleri daha olur: “Toplumunuzdaki suç artış hızınız devamlı yükselmekte!?”.  

Son söz: Şu ölümlü dünyada, kim şahsına ve topluma ne zarar verirse kendi eliyle verir; alınan verilen her nefesten hesap sorulacak olan “Büyük Hesap Gününde”, “Kul Hakkı”na giren yukarıdaki fiiller için de, Yöneticiler dahil herkese, Allah’ın şiddetli azab hükümleri elbette uygulanacaktır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!