MUSTAFA HÜSEYİN USLUZOR YAZI

Bir Ülkenin Değerlerinden Olan Dil Yapısını Bozmak.

                    Bir milletin kullandığı dil, milli kültürün ilk sırasında yer alır. Türk Milleti olarak geçirilen nihayetsiz felaketlerin içinde ahlakını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin başına dilini muhafaza etmek gelmelidir. Bu nedenle dilimize sahip çıkmalıyız.

“Dilin tahrip edilmesinden” çıkarılan yanlış bir intiba, insanlarımız arasında dolaşmaktadır. Dil ayrıdır; dilin alfabesi ayrıdır. Kanımızca dili bozmak, uydurma kelimelerle yeni bir konuşma dili konuşmaya çalışmak anlaşılmalıdır. Yoksa, her milletin bir alfabesi olmalıdır. Ve diğer bir milletin alfabesini kullanılması, dilin tahribi anlanımına gelmez.

Ünlü Çin Filozofu Konfüçyus’a “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne oldurdu?” diye sorulur. Filozof verdiği cevap: “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işle başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatmaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve külür bozulursa adalet yanlı yola sapar. Adalet yolda çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir !”

Kültürümüzün bugün başta gelen davası dil meselesidir.  Dilimizin kullanılmasında büyük buhran vardır.  Atılan yanlış adımlar, her önüne gelenin işe karışması, yetki ve bilginin arka plana atılması, sağduyu  ile hareket edilmemesi, bilginin ehline bırakılmaması, çalışmasına güvenilecek bir ilim organının bulunmaması ile buhran ortaya çıkar.

Dilimiz hergün biraz daha bozulup, kötü kullanılıyor ve canlı Türkçe’nin yerine uydurma dil kullandırılmaya çalışılıyor. Dilin bu hale gelmesine sadeleştirme ve özleştirme akımı ile uydurmacılık sebep olmuştur. Bundan dolayı dil meselesini sadeleştirmeyi, uydurmacılık mihveri etrafında ele almak icab ediyor. Böylece konumuzun  hareket noktasını bu husus teşkil eder.

Dil meselesinin esas yönü; can alıcı noktası, dilimizi yabancı kelimelerin hakimiyetinden kurtarıp, özleştirmek ve çağdaş medeniyein her sahadaki bütün kavramlarını anlatabilecek bir duruma getirmektir.

Dili millileştirmek; büyük bir ilim ve kültür dili haline getirmek, çağdaş seviyeye ulaştırmak demekir.

Bu amaç da, hemen hemen bir düşünce ayrılığı yoktur. Çağdaş medeniyet ilim, fen, teknik, edebiyat, felsefe ve sanat alanlarındaki bütün kavramları anlatabilecek zengin, açık, sade bir dil istemektedir.

Tatbikatta çeşitli görüş ve çalışmaların yer alması, işi içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dili sadeleştirme sınırının iyice ve kesin olarak çizilmemesi ve önüne gelenin rastgele yeni kelimeler uydurması meseleyi karmakarışık eden ve ayrılıklar doğuran başlıca sebeplerdir. Sadeleştirme yapacağız, diye dile mal olmuş ve Türkçeleşmiş kelimelerin de atılması, bazen bilgisizlik yüzünden Türkçe kelimelerin de çıkarılması, yeni meydana getirilen kelimenin çoğu defa gramer kurallarına uygun olmaması gibi durumlara da neden olabilmektedir.

Türk Dil Kurumu’nun son yıllardaki yaptığı çalışmaların, ilim yönünden çok propaganda yönelik olduğu görülmektedir.

Diğer yandan, İslamiyetin Türk toplumuna girişinden bir müddet sonra, Kur’an ayetlerine uygun olarak söylenmesi gereken hadislerin -sözlerin- bilerek yanlış anlaşılması gayreti, İslam düşmanı dış güçlerce kasıtlı olarak sağlanmıştır.

Misal: “Bir işi bitirince, hemen diğer bir işe başlayacaksın,” hadisi, dış güçlerce maksatlı kullandırılır; mütemadiyen aynı iş yaptırılmaya çalışıldı. Amaç; İslamı benimseyen toplumlar, ilmi çalışma yapamaz, kendileriyle rekabet edemez duruma düşsün. Sadece Arap harflerini öğrenerek Kur’an okuyan, ama anlamını bilmeyenin, okuduğunu anlamadığı halde, Kur’an’a yeniden, yeniden  başlaması hatalıdır. Bu şahıstan, topluma fayda hiç beklenebilir mi !?  Fakat, anlamını da öğrenmek için Kur’an mealini okuyup idrak etme gayretini gösteren ve hayatın normal akışı içinde tatbik eden kişinin, Kur’an’dan alacağı ecir ve fazileti ile topluma vereceği fayda daha çok olacaktır!

Müslümanlar, ibadet vakitlerini kaçırmamak  için teknik olarak saati icat edebilmişlerdir. Ama, bunun dışında, teknik bir malzemeyi  Hıristiyanlardan önce yapamadılar. Son 450 yılda teknik yönden hemen hemen bütün buluşların ya Amerikan ya da, Avrupa’ya ait olduğu görülür:

Motorlu taşıt araçları, tank, tüfek, uçak, füze, asansör, gözlük camı vb. gibi insanlık hizmetine sunulan araçların Ülkemize sokulmasından sonra, yurda sokulan araç isimlerini, Türkçeleştirme yapacağım diyerek uyduruk kelimelerle tanımlamak tuhaf bir girişim olur. Mesela, asansöre “iner çıkar” demenin gülünçlüğü gibi. Yapılan buluşlardan sonra ülkemize gelen makina ve kullanım araçlarına verilen yabancı adlarının Türkçeye girmesini, dilin bozulması şeklinde anlamak yanlış olacaktır.

Ama, ilmi yöndeki tembelliğimizle yapamadığımız icatlar için de, Hıristiyanlar “Müslümanlara hizmet ediyor,” denmeyi hiç yadırgamamışız..

Ayrıca, saf olduğu sanılan, konuşma alanı itibariyle ve gramer zenginliği yönünden, dünyanın beşinci dili olarak kabul edilen Arapça’da bile İbrani, Süryani ve Türkçe menşeli kelimelerin olduğunu da görmezlikten gelmişiz.. Bu ne gariplik.

Yabancı ülke asıllı ve genelde icatcının ismi ile adlandırılan kelimeleri dilden atmayı kimse düşünemez, düşünmek de safdilliktir.

Aksine, dili sadeleştirmek yoluyla millileştirmek demek; dili fakirleştirmek ve ifade yoksunluğu durumuna düşürmektir.

Türk dünyasına bakıldığı zaman bir çok Türk devletinde, kullanılan kelimelerin Ülkemizde kullanılan kelimeler ile aynı olduğu görülür. Misal olarak, 1970’lerde kullanılan, “Cümle” yerine “Tümce” kelimesi kullanılması,  “Cümle” kelimesindeki “C” harfinin alınarak, yerine “Türk” kelimesindeki “T” harfini koyup, son iki harfini de, “ce” hecesini getirmenin tam bir uydurukca olur. Asya’daki bütün Türk Devletlerinde  de, “Cümle” kelimesi “Tümce değil, “Cümle”dir. “Örneğin” yerine kullanılan “Misal”, kelimesi, yine “Sorun” olarak kullandığımız kelimenin Orta Asya Türk Devletlerinde “Mesele” olarak;  son elli yılda konuşma dilimize  zorla sokulup, kulağa ses uyumu olarak da alıştırılan “Yanıt”  kelimesi ise, bütün Asya Türk Devletlerinde “Cevap” olarak kullanılır.  Fakat, Türk Dil Kurumuna, “Cevap” kelimesinin karşılığı nedir, diye sorarsanız, “Yanıt” kelimesi derler ve bu kelimeyi de,   sözlüklerine almışlardır. Halbuki, “Yanıt” kelimesi, bir soruya karşı “yan” ver, “karşılık” ver anlamında üretilmiştir. “Yan” sözcüğü sonuna da, “ıt” sözcüğü getirilip, kurnazlık yapılarak, “Yanıt”  kelimesi üretilmiştir. “Cevap” kelimesi, yine bütün Orta Asya’daki Türk Devletlerinde, yine, “Cevap” olarak kullanılılır.

Üzeri örtülen; gizlenen amaç aslında bellidir. Yüzyıl gibi geçen bir süre, uzun bir zaman dilimi değildir. Bu zaman diliminde, çekirdek aileden gelen dört nesil de, bulunmayabilir ve iki yüzyıl sonunda, birbirinden kopan bir nesil de, pekala yetiştirilir. Dış güçlerce amaçlanan hedef de sağlanmış olur..

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!