MUSTAFA YILDIRIM

NATO genişleme programı;(Projesi 1990 … ) ile örtülü işgal başlıyor… Sonuç: ABD VE AB’YE TAM BAĞIMLILIK

       

Ülke bilgisizlik cehenneminde yutulmaya hazırlanıyor...

Slogandan geçilmiyor..

Herkes uzman kesildi..

Kim kime çalıştı ve çalışıyor?

Ortağın Çocukları böyle çalışır…

ORTAĞIN ÇOCUKLARI KİTABINDAN

NATO-GMF-TSK-TESEV-ARI-AKP

Barış İçin Ortaklık

NATO Genişleme Programı, öngörüldüğü gibi uygulandı. Doğu Avrupa’nın tümüne yakını ittifaka katıldı. Katılmayan ülkelerle “Barış İçin Ortaklık” adı altında daha gevşek ilişkiler kuruldu. TSK de “Barış İçin Ortaklık” merkezini kurdu.

NATO ve ABD’nin önemli araçlarından olan GMF, Kasım 2006’da, Riga’da, Litvanya Transatlantic Organization ile birlikte, “Savaş ve Barış – NATO Güvenlik Konferansı”nı düzenledi. Konferansı AT&T, Daimler Chrysler şirketleri destekledi. GMF Başkanı Craig Kennedy, yöneticilerden Karen Donfried, Brüksel Direktörü Ronald Asmus, Türkiye temsilcisi Suat Kınıklıoğlu; Slovakya ve Litvanya temsilcileri toplantıdaydılar.

Toplantıda, Atlantic Konseyi’nden Frederick Kempe’nin yanı sıra Ankara eski Büyükelçisi Marc Grossman; eski Güvenlik Danışmanı ve CSIS mütevelli üyesi, Afgan mücahitleri organizatörü Zbigniew Brzezinski, ABD dışında hemen her ülkenin dışişleri bakanları, memurları yer aldı.

Türkiye geniş bir heyetle katıldı: AKP milletvekilleri Vahit Erdem, Egemen Bağış; Dışişleri Bakanlığı Enerji Koordinatörü Ahmet Mithat Balkan, TEPAV yönetiminden Ömer Can Buharalı ve gazeteci Aslı Aydıntaşbaş.

TESEV ve GMF, Haziran 2006’da “Yeni Bir Dönüm Noktasında NATO” konferansını düzenlediler. Recep Tayyip Erdoğan toplantıyı açarken NATO’nun kendisini yenilemiş bir örgüt olduğunu belirtti ve “İttifakımız 21. yüzyılı güçlü, özgüvenli bir şekilde karşılamaktadır” diyerek bağlılığı pekiştirdi. Hikmet Çetin de “Üç büyük tehdidin terör, bölgesel çatışma, kitle imha silahları” olduğunu söyledi; NATO’nun dünya düzeni için en önemli örgüt olduğunu ileri sürdü. Toplantının “Karadeniz İçin Yeni Bir Avrupa Atlantik Stratejisi” bölümüne Abdullah C. Gül ile birlikte ABD Senatosu Dışişleri Komitesi Başkanı Richard Green Lugar katıldı.[1]  s.93-94

Tasaların en büyüğü: “Yükselen Milliyetçilik”

GMF, Türkiye’deki gençlik ilişkilerini de NATO Genişleme Programı kapsamında geliştirdi. ARI Derneği ile birlikte “Karadeniz Gençlik Forumu Zirvesi” 5 Kasım 2008’de İstanbul’da düzenlendi. Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Ermenistan ve Türkiye’den 15 gencin katıldığı toplantıda konuşan GMF Ankara’da görevli Ceylan Akman,  örgütün idealini, Karadeniz’in artık genişleyen NATO ve AB içine girdiğini açıklayarak abarttı.

ESI [Avrupa İstikrar Girişimi] görevlisi Nigar Göksel de “Türkiye bölgesel güç olmak istiyor; ama bu gücü ile demokratikleşmeyi nasıl tetikleyebileceği ile ilgili net bir vizyon ortaya koymuyor” diyerek Türkiye’nin çevre ülkelerdeki demokrasi operasyonlarına daha etkili katılmasını isterken bu tür toplantıların temel amacının da Türkiye’yi yayılmacılığın bir parçası yapmak olduğunu açığa vurdu.[2]

GMF’nin son dönem amacı, “NATO ile birlikte Nükleer İran’a, Çin’e, Islamic Fundementalism’e karşı ABD-Avrupa birlikteliğini geliştirmek” olarak açıklanıyor.

Örgütün en temel görevi NATO Genişleme Programı, yani dünyada ABD ve Batı Avrupalı müttefiklerinin egemenliğini silahlı güçler desteğiyle sağlama girişimine taban oluşturmak amacıyla kurumlarla, kişilerle doğrudan ilişkiye geçmek.

ABD ve Batı Avrupa dışındaki müttefiklerin denetimini elde tutma siyaseti güden ABD’nin resmi-sivil eylemlerini desteklemek; NATO çevresinde giderek çoğalan “sivil” örgütlerle bir ağ içinde uyumlu çalışmayla ABD’nin çıkarlarını korumak.

Amerikan yayılmacılığını destekleyen örgütler, Türkiye’yi içerden dışardan izlemekle kalmıyorlar; aynı zamanda yüz yüze görüşerek hem bilgileniyor hem de bilgilendiriyorlar.

Türk-Amerikan ilişkilerinde sarsıntıların kaynağını Türkiye’de “yükselen milliyetçilik” olarak benimsetiyorlar. Bazıları açık sözlülükle “Milliyetçilik” tehdidinin yanına “Kemalistlik” de ekliyorlar. GMF toplantılarında da Amerikan işbirliğine karşı en önemli tehdidin “yükselen milliyetçilik” olduğu ileri sürülüyor ve bu değerlendirme hemen her toplantıda açıktan ya da dolaylı olarak vurgulanıyor.

Yarı-resmi devlet kuruluşlarının, örümcek ağı yöneticilerinin, Amerika’da yerleşik İsrail destekçisi kuruluşların yaptığı gibi GMF de “İslam” tartışmalarına katkısını esirgemiyor; “yükselen milliyetçiliğe” karşı “Türkiye’de İslam ve Demokrasi” projesini yönetiyorlar.[3]

GMF görevlisi Suat Kınıklıoğlu “Arkamızda CIA yok” ve “Merkezimiz Amerika’da, ama Amerika’dan emir almıyoruz” derken haklıydı. Sivilden sivile emir-komuta zinciri yerine artık “partner”lik geçerliydi. Kararlar her ne denli seçimle, oylamayla alınmasa da “demokratik” olarak kabul ediliyor. Ne ki tepeden oluşturulmuş örgütlerde ikinci ve üçüncü ülkelerdeki yandaşların ve özellikle ücretli görevlilerin patronlarını seçme hakkı bulunmuyor. s. 98-99

NATO’nun “sivil” kanadı

Berlin duvarının yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Doğu Avrupa ülkelerinde düzen değişti. Tüm dünyada kamplaşmanın, çekişmenin ve çatışmanın duracağı sanıldı. NATO da bu durumu “Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de parçalanmasıyla birlikte Orta ve Doğu Avrupa’nın diğer bölgelerinde yaşanan köklü değişiklikler Soğuk Savaş döneminin sona erdiğinin göstergeleridir” diyerek saptırmayı başardı. ABD önderliğinde yeni yayılmacılığın gerekçesi kısa sürede ilan edilmeliydi. Dünya, anlamı söyleyenin niyetine göre değişen “Küresel barış” gibi bulanık terimlerle idare ederken NATO hemen işe girişti:

Avrupa’daki siyasi durumu yeniden şekillendiren bu gelişmeler sonucunda ittifak üyelerinin güvenlik gerekleri de büyük değişime uğramıştır.[4]  

Çekişme ve çatışma dönemi sona erdiğine göre “güvenlik gerekleri” azalmalıydı, ama öyle olmadı. Soğuk Savaş bittiğine göre gerçek ‘tehdit’ yerine tehdit bahanesi bulmak gerekiyordu. NATO’ya göre dünya değişiyordu, ancak “Yine de bu olaylar barışa yönelik tehlikeler ile istikrara yönelik tehditlerin hala varlıklarını sürdürmekte olduklarını” göstermekteydi.

Askeri savunma antlaşmasının ötesinde bir çıkar birlikteliğini toplumlara kabul ettirmek oldukça güçtü. Amerika’daki Atlantik Konseyi’nin Avrupa ayağı ATA [Atlantic Treaty Association -Atlantik Antlaşması Birliği] örgütü, güçlüğü aşmak ve ABD ile öteki devletlerin müttefikliğini pekiştirmek amacıyla yazarlarla, gazetecilerle, işadamlarıyla, devlet memurlarıyla, diplomatlarla, sanatçılarla ortak çalışmalarını yoğunlaştırdı. ATA, NATO ülkelerindeki dernekleri de şemsiyesi altına almaya başladı.

NATO Genişleme Programının uygulanmaya girişildiği 1990 sonrasında bu tür yarı-resmi örgütlerin görevleri yeni dünya egemenliğine uygun olarak belirlendi:

“Kamuoyunu, NATO’nun amaçları hakkında eğitmek ve bilgilendirmek,

NATO’nun çeşitli amaçları ve etkinlikleri hakkında araştırmalar yürütmek,

Kuzey Atlantik bölgesi hakları arasında dayanışmayı geliştirmek,

Üye komiteler ve kuruluşlar arasında daimi ilişkiler geliştirmek,

Atlantik Eğitim Komitesi [AEC] ve Genç Siyasi Liderler Atlantik Derneği [AAYPL], kendi alanlarında etkinlik gösterirler.”[5] s. 116-117

Koşullar değişmezse NATO, YATA-Türk ve GMF çevresinde yetiştirilen yeni kuşak, ülkenin askeri-sivil yönetiminde, özellikle dışişlerinde, söz ve yetki sahibi olacak ya da birçoğu üniversitelerde NATO genişleme ideolojisini benimsetecek, ABD-Avrupa ile Türkiye’nin müttefikliğini güçlendirecek.

Sonuç olarak TSK, antlaşma gereği NATO merkezlerinde subaylarını görevlendiriyor; NATO’nun Atlantik örgütleri aracılığıyla akademisyenler, diplomatlar ve özel olarak yetiştirilen gençlik, merkezi bir örgütlenme ağında ABD’nin yarı-resmi örgütlerine bağlanıyor.

Yarı resmi yabancı örgütler, özellikle Türkiye akademisyenlerinin kurdukları ‘araştırma’ örgütlerinin çekim merkezi oluyor; Amerika’da düzenlenen Türkiye üstüne bilgilendirme toplantılarına katılıyorlar ve masrafları yabancı örgütlerce karşılanıyor.

Amerikan Atlantik Konseyi, GMF ve FPA gibi örgütlerin uzun yıllardır sabırla sürdürdükleri çalışmalar, ancak Türkiye’nin etnik parçalanmasına yardım eden raporlar ortaya çıktığında Türkiye medyasında yankılanıyor ve kısa süre sonra unutuluyor. Ne ki örgütler oluşturdukları şebekeyi gün geçtikçe geliştiriyorlar ve Türkiye’nin geleceğine el koyacak eleman ağını güçlendiriyorlar. s. 129-130

Kısa süreli buluşmalarda ne tür bir “eğitim” alındığı ya da “Türkiye’de laiklik”, “İran’la ilişkiler” gibi konularda Türkiye’yi etkilemekten uzak kişilerden aldıkları bilgilerle siyasal yön çizmeleri de olanaksızdır. Ne var ki Amerikalılar için kişileri tanımak değerli olabiliyor. Türkiye’den seçilmişlerin konuk olduğu Amerikan devlet görevlileri ACYPL’nin kendi devletine yardımına iyi bir örnek oluşturuyor. Bunlardan biri, Dışişleri’nde sıradan görevlerden Bakan Yardımcılığı’na dek yükselen, Türkiye yöneticileriyle ve Abdullah C. Gül‘le içten ilişkiler kuran Matthew Bryza’dır. Bryza için Türkiye’nin çeşitli örgüt, kurum ve siyasal partilerinden getirilenleri tanımak değerli bir olanaktır.[6]

Türkiye’den getirilenleri kabul eden bir başka Dışişleri görevlisi de Daniel Fried’dir. Fried, 1977’de Dışişlerine girdi; 1979-1981’de Leningrad’da, 1982’de Belgrad’da görevdeydi. 1983’te NSC’de görevlendirilen Fried, 1985-1989 arasında Sovyet ve Polonya bölümlerinde çalıştı. Polonya’da ABD-Vatikan-CIA ortak yapımı muhalefet hareketi yükselirken Varşova’ya gönderildi. Orta ve Doğu Avrupa’da ABD egemenliğinin kurulması ve NATO Genişleme Programı üstüne çalıştı. 1997’de Polonya’da Amerikan Füze Savunma sistemlerinin alt yapısını oluşturmak üzere Varşova’ya Büyükelçi olarak atandı.

Daniel Fried 2001’de George W. Bush’un yönetiminde NSC’ye döndü; “Turuncu Devrim” operasyonlarıyla ilgiliydi; 2005’te Dışişleri’nde Türkiye, Gürcistan, Kürdistan işleriyle uğraştı.[7] Nisan 2009’da Hillary Rodram Clinton’un özel temsilcisi olarak Guantanamo Hapishanesi’nin tasfiyesiyle görevlendirildi. Fried, TSK’nin PKK’ye karşı harekete geçerek Irak’a girmemesi için çabaladı ve başarılı oldu.

ACYPL ve onun Türkiye Temsilcisi ARI Derneği’nin seçilmişleri huzuruna götürdükleri “üst düzey” görevli Daniel Fried böylesine önemli ve etkili bir kişidir. Fried, Türkiye’de ulusalcılığı demokrasiye engel olarak görüyor. Ulusalcılığı “gurursuzluk” olarak niteleyen Fried’in yorumu çarpıcıdır:

Sorun Türklerin nasıl bir ülkeye sahip olmak istedikleridir. Milliyetçilik/ulusalcılık özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetç/ulusalcı olmaz, gururlu insanlar dünyaya açık olur.[8]

Amerikalılarca seçilen “ideal aday”ın takdim edildiği kişilerden William Blaine “Bill” Richardson da en az Daniel Fried kadar ünlüdür. Richardson, Dışişleri’nde, Demokrat Parti yönetiminde çalıştı; Bill Clinton döneminde Enerji Bakanı oldu. Daha sonra ‘Kissinger McLarty Associates’ şirketinin murahhas yöneticisi oldu.[9] Richardson, 2003’te New Mexico Valisi oldu. 2008’de Başkanlık aday adayı olduysa da seçilemedi.  Barack Obama tarafından Ticaret Bakanlığı’na aday gösterildi, ancak New Mexico’da siyasal çalışmalarına bağışta bulunan bir şirketi kayırmaktan soruşturma açılınca adaylıktan çekildi.[10]

ACYPL’nin ARI Derneği aracılığıyla Türkiye’den Amerika’ya taşıdığı “geleceği parlak” kişilerin tanıştırıldığı kişiler arasında ilginç olaylarla karşılaşanlar da var. Örneğin ACYPL’nin eski üyelerinden, Cleveland Kent Konseyi üyesi Robert J. White III, 500 dolar rüşvet almaktan soruşturulunca Kent Konseyi’nden istifa etti. s. 139-140

Sabancı Üniversitesi’nde TSK’yi uyumlulaştırma

İPM, yalnızca ABD ile değil; temel görev edindiği Türkiye’yi AB koşullarına uydurma yolunda Avrupa örgütleriyle de ciddi çalışmalar yürüttü. AKP Hükümeti, AB’yi gerekçe göstererek TSK yasalarını değiştirmeye yönelirken ve TESEV, TSK ile ilgili raporlar hazırlarken İPM de boş durmadı. Hollandalı örgüt CESS ile “Ordu-Sivil Yönetim İlişkilerinde Değişim Konferansı”nı düzenledi.

CESS [Avrupa Güvenlik Araştırmaları Merkezi], Orta ve Doğu Avrupa’nın bağımsızlaşan ülkelerinde ‘project democracy’ operasyonuyla yönetimlerin ABD ve Batı Avrupa güdümlü ultra-liberallere devredildiği dönemin başlarında, 1993’te Hollanda’da kuruldu.

İstikrara kavuşmuş çok partili bağımsız ülkelerde orduların siyasete doğrudan karışmaları beklenemezdi; ama orduların bu ülkelerdeki siyasal yaşama dolaylı etkileri yadsınamaz; tıpkı tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi.

Ne ki ülkelerin iç yönetimi ve ekonomik düzeni, tümüyle dışarıdan gelecek banker-tüccar gruplarının eline geçerken, bağımsızlık kaygısına düşme olasılığı bulunan orduların etkisizleştirilmesi kaçınılmazdı. Bu olasılık özellikle emperyalizme karşı ‘Bağımsızlık Savaşı’ ile kurulmuş devletlerde yerleşik geleneklerin gücü ölçüsünde daha da yüksek bir olasılıktı. Üstelik orduların NATO Genişleme Programı’na kayıtsız koşulsuz uyması birinci koşuldu.

CESS, NATO üyesi olmaya aday ülkelerde orduların yeniden yapılandırılmasını tasarlıyor. CESS’in çalışmaları Hollanda devletinin parasıyla destekleniyor. CESS’in çalışmalarına ASAM aracılığıyla emekli Türk generalleri katıldıysa da asker kadrosu daha sonraları çalışmalardan çekildi.[11]

İPM ise CESS ile çalışmayı sürdürdü. 26-27 Ekim’de Taksim Lares Park Oteli’nde Türk ordusunun yeniden yapılandırılması gündeme alındı. Ankara Üniversitesi’nden Mithat Sancar, ‘Cenevre Güvenlik Merkezi’nden Graeme Hard ve İPM “Kıdemli Danışmanı” AB Komisyonu temsilcisi Joost Lagendijk Türkiye’ye yol gösterdiler.[12] s. 179-180

İki yıl sonra görevi Org. Büyükanıt’tan devir alan Org. İlker Başbuğ ise çok daha açık sözlüydü:

“Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.”

Aslında Fethullah Gülen, TSK komutanlarından yıllar ön-ce ‘İşleyen çekirdek’ten ayrı düşülmemesi gerektiğini Yasemin Çongar’a açıklamıştı:

“Batı’yı bugün Batı yapan eşya ve hadiseleri hallaç etmesi onun, varlığın altından vurup üstünden çıkması, kâinatı yorumlaması, Allah’ın kudret ve iradesinden gelen ‘şeriat-ı fıtri’ diyeceğimiz Kâinat Kitabı, fiziğin, kimyanın, matematiğin, astrofiziğin kaynağı sayılacak bu besteyi, senfo-nizmayla seslendirme meselesi, Müslümanların da bir meselesidir bence. Biz bunu yapamamışsak büyük kusur etmişiz. Bunu yapmak milletimize karşı büyük bir vefa borcudur. Bu manada, inanmış bir insanın Batı karşısında, Batı’yla entegrasyon karşısında, Amerika ile entegrasyon karşısında olması düşünülemez.”[13]

Hangi Ordu ve kaçıncı tasfiye?

Ortak düşüncelerin buluştuğu temel program, ABD Başkanlarının ve AB önderlerinin belirttiği gibi yeni düzene uygun demokrat “Müslüman Türkiye” tasarımıdır.

‘Ilımlı İslam’ programının yardımıyla Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş ilkelerinden uzaklaşıyor. ‘İşleyen çekirdek’ çevresinde dönüp duracak birkaç parçalı ‘Anadolu Federasyonu’dur amaçlanan. Org. Özkök’ün hükümetlerle “şiir gibi anlaşıyoruz” demesi sıradan, geçici bir olay değildir.

Org. Büyükanıt’ın Cumhuriyet mitingleri döneminde bir e-muhtıra ile kitle eylemlerinin önünü kesmesi ve TBMM’yi erken seçime zorlaması da rastlantı olamaz.

“Darbe” tasarımı gerekçesiyle emekli ya da görevdeki her rütbeden generallerin, oramirallerin, etkin görevlerdeki komutanların, genç subayların ‘Kamu Güvenliği’ne uygun olarak tutuklanmaya başlandığı günlerde Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasi ve hukuka bağlılığı tamdır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın, demokrasi ve hukuk dışına çıkan hiç bir personel TSK’da barınamaz” demesi de “ortak değerler” içinde olmalı.[14]

Hukuk dışı tutuklama, emirlerle yargılama yöntemleriyse 1940’ların sonundan başlayarak günümüze dek sürdürüldü. Bazı teknik incelikler dışında değişen bir yanı da yoktur. Günümüzde de aynı yöntemlerle subaylar tasfiye ediliyor.

Tasfiye zorunludur; çünkü Ortadoğu’nun, Kıbrıs’ın, Azer-baycan’ın, Ermenistan’ın, Kürdistan’ın, Asya’nın yeni­den bi-çimlendirilmesi için silahlı-silahsız işgaller, karıştırma­lar bu programa uygundur. Programın iyi işlemesi için ulu­sal devletler parçalanarak federasyonlara dönüştürülüyor. Türkiye’de bundan payını alıyor.

1960’lı yıllarda, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle birlikte TSK’den çıkarılan tam bağımsızlık eğilimli subaylar bir kez daha aynı sonuçlarla karşılaşıyorlar.

NATO Genişleme Programına, örtülü ya da açık federasyonlaşmaya karşı çıkma olasılığı yüksek kurumlar dağıtılıyor, kişiler ve gruplar Amerika’nın “Kamu Güvenliği” tasarımına uygun olarak saf dışı ediliyorlar.

TSK ve Türk emniyetinin 1945’ten sonra yeniden yapılandırılması, ABD’nin çıkarlarına uygun yürütülmüştü. O za-manlar parçalanmamış bir Türkiye’nin askeri gücüne gereksinim vardı. Şimdiyse ulusal bütünlüğünü koruyacak olan Türkiye, Batı’dan gelen Ortadoğu ve Asya’ya yayılma dalgasını durdurabilecek en büyük engel olarak görülüyor.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu da böyle bir öz-gürlük ve bağımsızlık savaşımına dayanmıştı. Ülkeyi yönetenlerle müttefikleri her ne denli baskın görünseler ve silahlı silahsız gücü ellerinde bulundursalar da Türkiye’nin özünde işgallere karşı durma, mazlumlardan yana olma karakterini yok etmeleri olanaksızdır. İşte bu nedenle herhangi bir ülkede olduğundan daha çok çekiniyorlar Türkiye’nin uyanmasından.

Bu nedenle bir yandan etnik çatışmalar körükleniyor, öte yandan ulusal birliğin ve dayanışmanın parçalanması için ‘Ilımlı İslam’ modeli denilerek ulusal hedefleri ortadan kalkmış, kültürel kimliğini yitirmiş düşler peşinde koşan topluluklar, cemaatler ülkesi yaratılmaya çalışılıyor.

Türk ulusal devleti parçalanırken Ermenistan ve Yunanistan gibi ülkeler ulusal bütünlüklerini korusunlar diye ABD ve Batı Avrupa devletlerince askeri ve ekonomik olarak destekleniyorlar; silahların gölgesinde Kürt ulusal devleti kuruluyor.

Bir kez daha yinelemek gerekirse gelişmeler, Genel Kurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır” diyerek açığa vurduğu gibi kapsamlı olarak sürüyor.

Sivil-resmi iç güvenlik ağının ve özellikle son 20 yılda TSK yönetimlerinin yeni tür müttefikliğe uygun olarak tarihsel köklerinden koparılma süreci, Türkiye’de ‘Ortağımızın Çocukları’ ve CIA güdümünde güvenlik yapılanması; bağımsız bir devletten aşağı derecede bir koloniye dönüşümün ayrıntıları, yeni ideolojik saplantılar, ülkede bir süre daha herhangi bir karanlık dalgası yaşanmazsa yayınlanacak bir sonraki kitabın konusudur. 

Ankara, 11 Eylül 2010

s. 265-267

THE GENERAL KİTABINDAN

‘Eagle Project’: Kartal Projesi

1998’de okunduğunda abartılı görünen senaryoların ne denli gerçeğe yakın olduğunu kabul etmek için WINEP’te eğitime gönderilen Türk subayının “Eagle Project” pilot eğitim programından övgüyle söz eden yazısını görmek gerekti. İsrail pilotlarının Konya Hava Üssü’nde eğitim görmeleri, Genelkurmay II. Başkanı Org. Çevik Bir’in yoğun Amerika trafiğini ve konuşmalarını da anımsattı. Emekli olduktan sonra verdiği konferanslarda Türkiye’nin artık “güvenlik üreteceğini” söylediğinde onu anlayanlar pek azdı.[15] O konuşana dek kullanılmakta olan kavramlar ‘güvenlik sağlamak’, ‘güvenliği korumak’ idi. Org. Çevik Bir CSIS [Stratejik ve Uluslararası İncelemeler Merkezi]’te konuştuğunda da amacını kuramsal sözlerle açıklamaya çalışmıştı. Ancak onun WINEP Derneğinde 29 Ekim 1999’da Türkiye-İsrail ilişkileriyle ilgili açıklamaları, Türkiye’nin hedeflerindeki değişimden ve “güvenlik üretmek”ten neyin anlaşılması gerektiğini somut olarak gösterdi:

[İlişki] Ortadoğu ile sınırlı değildir. Bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerle [eski Sovyet ülkeleriyle] ekonomik işbirliği var olan Türkiye-İsrail ilişkilerine yeni bir boyut katacaktır.”

Anlaşılan oydu ki Türkiye, ABD’nin yanı sıra İsrail ile de stratejik ortaklık kuruyordu. Çevik Bir, bu gelişmenin ‘NATO Genişleme Programı’ ile bağlantısını ve Türkiye’nin görevini açıklıyordu:

“NATO kapsamında Türkiye, 1997’den bu yana bir Barış İçin Ortaklık [PİP- Partnership for Peace] eğitim merkezi işletmektedir… Türkiye’nin tüm çabası, Avrasya’nın güvenliğini, istikrarını ve Batı ile bütünleşmesini sağlamaya yöneliktir.”

Bu açıklama, Türkiye dış politikasında temel değişikliği göstermesinin yanı sıra NATO anlaşmasının kapsamının da değiştiğini; müttefikliğin savunma amacının aşıldığını kanıtlıyor. TBMM’de görüşülmeyen değişikliğin hangi yasal organda ve hangi yetkiyle belirlendiği ayrı bir araştırma konusudur; ama bu tür ciddi açıklamaların, yakın dönemde Genelkurmay II. Başkanlığı ve Birinci Ordu Komutanlığı görevlerinde bulunmuş bir kişi tarafından, hele bir yurtdışı dernekte yapılması alışılmış devlet temsilciliğinin ötesindeydi.

WINEP o denli önemli bir dernek olmalıydı ki, stratejik hedef değişiklikleri Türkiye’de değil de orada açıklanıyordu. Dernek, Türkiye’den Amerika’ya giden üst düzey görevlilerin uğrak yeriydi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Abdullah C. Gül, Org. M. Yaşar Büyükanıt, 2000’den sonra derneğe uğrayanlardan yalnızca birkaçıdır.

WINEP’e eğitime gönderilen polisler, subaylar, akademisyenler, stajyer Türk gençleri ve ‘Sivil Örümcek Ağı’nın Türkiye yöneticileriyle birliktelikler de düşünülürse bu derneğin, Türkiye ilgisinin sıradan bir araştırma derneği etkinliğinin ötesinde olduğunun kabul edilmesi için ayrıntı gerekmiyor.

WINEP-Türkiye ilişkileri elbette değerli konukların konuşmalarıyla ya da anma günleriyle sınırlı değil. WINEP Türkiye’de, ARI, TESEV başta olmak üzere, dernek ve vakıflarla da iyi ilişkiler içindedir ve özellikle Ortadoğu’da demokrasi ve güvenlik konularının ele alındığı panellere, konferanslara önemli yöneticilerini, araştırmacılarını ve danışmalarını gönderiyor.[16] 

s. 22-24

EMPERYALİSTLER-YENİ MOZAİKÇİLER

CHP’NİN KÖKÜNÜ KURUTABİLİRLER Mİ?

CHP yönetimine el koyan ekibin Amerikan ilişkilerini, turuncu devrim meraklarını, bildik “Abant Toplantısı”na katılışlarını, geçmişte AKP’yi kurtarma hareketine ve AKP’nin “301. Madde değişikliği”ne verdikleri desteği dile getirince öfkelenenler oldu.

Aynı ekibin faşist baskılara karşı eften püften günlük sözlerle muhalefeti dibe çekmelerini, Amerikalılardan ödül alan Kürt Milliyetçilerini partiye çağırmalarını, “NATO genişleme programı” kapsamında kurulacak olan füze üssüne, Ermenilerin ırkçı-yayılmacı çalışmalarını güçlendiren AKP açılımlarına yaklaşımlarını sergileyince suçlamalarını CHP düşmanlığıyla eş tutanlar da oldu.

Muhalefetsiz muhaliflerin ülkenin mozaik federasyonlaştırma konularında suskunluklarına değinince de pek çok rahatsızlık da ortaya çıktı.

Ağızlarından Mustafa Kemal Atatürk’ün adını düşürmeyenlerden bazıları dahi, CHP’nin köklerinden koparıldığını duyurduğumuzda bu yaklaşımımızı CHP’nin içinde kavga çıkarmaya, o partiyi iktidardan uzak tutmaya çalışmak olarak yorumladılar. Bazıları da AKP’nin “takiyye” yaptığını belirterek, “Bir kere de CHP takiyye yapsa da iktidara gelse” dediler.

CHP’nin yeni yönetiminin Amerikan imajcılığı (göz boyamacılığı) tavrıyla PKK sempatizanlarına sevgi göstermelerini eleştirdiğimiz için öfkelendiler ve bunlar yapılmazsa Doğu’dan oy alınamayacağını ileri sürdüler. Oturdukları yerden iktidar falına bakanlardan bazıları da “bağımsızlık ve özgürlük” isteğimizi romantiklik olarak hafife almaya kalktılar.

Anlaşılan oydu ki bu tür görüş sahipleri, CHP’nin her ne şekilde olursa olsun iktidara gelmesini ve bu yolda “takiyye” yapmasını dahi istemektedirler. Acaba neden? İlla iktidar istiyorlarsa iktidardaki partiye katılabilirler ya da sokak ağzıyla, Amerikan yanaşmacılığıyla “Başbakan” olmayı düşleyen acemiler yerine AKP çevresinden bir ünlüyü parti başkanlığına getirebilirler.

Bizim davamız bellidir:

Ülkenin bağımsızlığı, ulusun özgürlüğü için Anglo-Amerikan-Farsi yayılmacılığına karşı direnmektir. Bu direnişte başı çekecek olan CHP ise, Amerikan yamaçlarında, Ilımlı Dindarlık mahfillerinde dolaşanlarla uzlaşanların, Abantçıların o partinin yönetiminden uzaklaştırılmaları asli görevdir!

İktidarı kapıp sebeplenmek isteyenleri de tarihe gömmek ve yeni bir bağımsızlık yürüyüşünü kökten başlatmaktır.

Bunun böyle olmasının tarihsel zorunluluğunu Gazeteci Işık Kansu’nun bir okuruna “Türk Devrimi Sürecektir” başlığıyla verdiği özgün yanıtı çok iyi açıklıyor:

 “Kitaplar okudukça, devrim tarihi sürecini öğrendikçe anladık ki biz neredeyse Atatürk’ün ölümünden sonra onun hiç izinde olmamışız. Tıpkı, Atatürk’ün çevresindeki kimi Osmanlı paşaları ve algısı donuk bürokratlar gibi. Zaten Atatürk’ün sözlerinden ve atılımlarından anlıyoruz ki O da kimse onun izinden gelmesini istememiş. Daha doğrusu, neredeyse bir avuç aydın ile tek başına yarattığı devrim dondurulsun istememiş.

Düşünün, Atatürk ve bir avuç aydının yarattığı devrim; hem rönesansı, hem reformu, hem Fransız devrimini, hem 19. yüzyıl boyunca yaşanan sanayi devrimini, hem de 1915 Rus devrimini içinde barındırır, üstüne Anadolu insanının doğasını ve yaşamla barışık felsefesini, dahası en önemli ilkelerinden ‘bağımsızlığı’ ekler.

Türk devrimi, özgündür, örnektir. Gündelik yaşamla harmanlandığı, kurtuluştan güç aldığı için derinliklidir. O derinlilik, tutuculuğa izin vermez, ama devrimin sürdürülmesini zorunlu kılar. Aklın, toplumun ve insanın özgürlüğünün bir arada yürümesi üzerinde temellenir. Bu birbirinden ayrılamaz üç kardeş özgürlük, özünde taşıdıkları anlam ve bütünlük yüzünden bir izne ya da nöbete gerek duymazlar.

Dünyanın ve insanlık ailesinin evrimsel gelişmesine baktığımızda, devrimler yapılmış, geriletilmiş, ama kazanımları silinememiştir. Çünkü toplumların, insanın, hatta doğanın gözeneklerine sinmişlerdir.

Devrimler, elde silah ya da bellenmiş beylik sözlerle başında beklenecek oluşumlar değildir. Sürdürülür ve yaşatılırlar. Tıpkı yaşam gibi sürüp giderler. Ölmezler, kuşaktan kuşağa aktarılırlar.

Doğrudur, devrimlerin yarattıkları, karşı devrimin etkisiyle zaman zaman silikleşir. Tıpkı bugün Atatürk’ün güven verici sesinin, Türk devriminin halkçı, bağımsızlıkçı yelinin pek duyulmaz olması gibi. Ancak, 1923 devrimi bizim ta içimize bir gül aşısı vurduğu için içinde bulunduğumuz kötü gidişi algılayabiliyoruz. Bilincimizde ışıyor yağmur, çamur ve sonra güneş… Türk devrimi, tüm devrimler gibi içimizde yanan güneştir.”[17] CHP’yi köklerinden koparma eylemi 1939’dan günümüze sürüyor. Kökü kurutmaya aday olanlar kimi zaman partinin yönetimine de el koyuyorlar. Ancak Amerikan desteğinden, AB kışkırtmasından da yararlananlar, CIA ve ötekiler başaramıyorlar. Nedeni Kansu’nun satırlarında apaçık görünüyor.

AKP taklidi yönetimlere bağlanmaya ve keyiflerini bozmadan Anglo-Amerikan devrimciliğine(!) soyunanlara duyurulur! The General s. 39-41


[1] ARI Derneği-GMF, “Karadeniz Bölgesi’nde Demokratikleşme ve Güvenlik–2006” toplantısına katılım: ARI Derneği’nden Kemal Köprülü, Erkut Emcioğlu ve Rana Birden; Matthew Bryza [ABD Dışişleri], GMF’den Karen Donfried ve Suat Kınıklıoğlu; Manfred Ziemek [FNS], Giorgi Baramidze [Gürcistan Devlet Bakanı], Fuad Ahundov [Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı], Ross Wilson [Ankara Büyükelçisi], Alexander Mischenko [Ukrayna Büyükelçisi], Rafet Akgünay [Dışişleri Müsteşar Yrd.], Gündüz Aktan [TESEV eski yöneticisi, ASAM Başkanı, sonra MHP milletvekili], Joel Sprayregen [JINSA], Victor Nadein Raevsky [Rusya Bilimler Akademisi], Nilüfer Narlı [TESEV, Bahçeşehir Ünv.], Peter Semneby [AB], Zakir Hashimov [Azerbaycan], Tedo Japaridze [Karadeniz Ekonomik İşbirliği], Boris Navasardian [Erivan Basın Kulübü], Aslı Aydıntaşbaş [Sabah], Richard Perle [WINEP, Hudson Institute], Mithat Rende [Dışişleri], Gareth Winrow [Bilgi Üniversitesi, TESEV], Osman Göksel [BOTAŞ]. Destekçiler: CNR Holding, Doğuş Grubu, BP, Petrol Ofisi, Çalık Holding, ATS [American Turkish Society], ABD ve Hollanda başkonsoloslukları, Prime Class CP Service, Metafor Reklâm, Xlarge Design, Turkish Policy Quarterly [ARI Derneği]

[2] GMF-ARI Derneği toplantısına Meltem Güney [Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı], Ebru Kunt Akın [Sabancı Üniversitesi], Ahmet Erentok [Azerbaycan-Türkiye İşadamları Birliği Başkanı], Mehmet Arı [ARI Derneği yöneticisi] katıldı. ARI Derneği Ukraynalı Vsevolod Samokhvalov’a makale ödülü olarak 500 euro verdi. www.ari.org.tr/index.php?option=com_content&task…

[3] BM eski Daimi Temsilcisi ve Başkan’ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke ve GMF Direktörü Ronald D. Asmus’un hazırladıkları raporda, Türkiye’nin Irak’a girmesinin önlenebilmesi için NATO’nun Kuzey Irak’ı işgal etmesi önerdiler. [Dünya, 21.11.2006]Aynı günlerde WINEP’ten Soner Çağaptay da NATO üslerinin Irak’a kaydırılmasının yararlarını yazıyordu.  

[4] NATO El Kitabı – Ortaklık ve İşbirliği, 1995, s.21.

[5] NATO El Kitabı, s.198.

[6] Matthew Bryza, bir pazar günü Washington’daki otele kısa pantolonuyla gelerek Dışişleri Bakanı Abdullah Cumhur Gül’ün odasına çıkarak görüşebilecek denli içten ilişkiler kurmayı başaran ender Dışişleri görevlilerindendir. Bkz. Yılmaz Polat,, CIA’nın Muteber Adamı, s.

[7] Daniel [Dan] Fried’in Kürdistan kuruluşuna katkıları için bkz. Y. Polat, CIA Pençesinde Açılım.

[8] Soner Yalçın, “Türk Silahlı Kuvvetleri neden New York aydınlarının hedefinde”, Hürriyet, 19.10.2008

[9] Henry Kissinger, devletin ulusal güvenlik görevlerinde, Dışişleri’nde çalışmış kişilerle 1982’de Kissinger Associates aracılık şirketini kurmuştu. Bill Clinton’un Federal Personel Şefi Mack McLarty ile 1999 ortak oldular. Şirket, American Express, JP Morgan Chase, Coca-Cola, Fiat, Heinz [Türkiye], Lehman Brothers [Küresel Bunalımda iflas etti], Hollinger vb. birçok şirkete özellikle dış ülkelerde aracılık etti. Henry Kissinger’ın Irak’ın Kuveyt’i işgalinden önce, Saddam Hüseyin’e giderek, alacaklarını tahsil etmek için onu sıkıştırmıştı.  Hollinger, Tel-Aviv’de gazete çıkarmaktadır. 

[10] Sheryl Gay Stolberg, “Richardson Won’t Pursue Cabinet Post”, The New York Times, January 4, 2009.

[11] CESS için ayrıntılı bilgi:  www.cess.org/thecentre/

[12] İlginç bir yorum için Bkz. Mehmet Ali Kışlalı, “Askere AB’den giysi”, Radikal, 28.10.2005

[13] Milliyet, 2.9.1997

[14] Star, 30.4.2009

[15] Birçok kez aynı konuyu gündeme getirdi Çevik Bir. webarsiv.hurriyet. com.tr /2000/01/30/176499.asp

[16] WINEP-Sivil Toplum Örgütleri ilişkileri için bkz. Sivil Örümceğin Ağında 19.  ve sonraki güncellenmiş basımları.

[17] Işık Kansu, Ankara Kulisi, Cumhuriyet, 22.11.2010

Arkadaşlarınızla paylaşın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.