OSMAN ÇATALOLUK

Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti Kitabının Yorumu

Uluslararası Stratejik Araştırma Örgütü’nün (International Strategic Research Organization: ISRO)

2004’te yaptığı, Türklerin algılarına ilişkin saha araştırmasına göre ABD Türkiye’ye yönelik bir numaralı tehdit olarak sıralanmış bunu Yunanistan, Ermenistan ve İsrail takip etmiştir.

   Deprem, iç savaş gibi kriz dönemlerinde ise Türkiye’nin en çok güvenebileceği ülkeler sıralamasında ABD ilk sırada yer almıştır. Graham Fuller, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı makalesinde, “böylesi bir baş döndürücü savrulma ve kontrol dışı değişim Türkiye’yi, bölgede Batı “hayranı” bir ülke olarak algılatmaktadır,” diyor. Bu özelliğinden dolayı Müslüman dünyada Türkiye ilk defa olumlu anlamda izlemeye- ve belki de taklit etmeye- değer bir ülke olarak görülmekte imiş.

   G. Fuller’e göre, İslami hareketler Orta Doğu’ya yayıldıkça, Türk hükümetinin siyasal İslam’ın her türüne karşı hasmane tutumu, ülkenin İslami radikalizme karşı bir siper olma imajına katkıda bulunmuştur.

   11 Eylül 2001’den sonra Washington, Terörizmle Küresel Savaşta (TKS), bölgedeki ABD askeri operasyonlarını destekleme konusunda Türkiye’nin kendisine doğal bir ortak ve destek kaynağı olmasını ve anti-İslamcı ideolojinin muhkem sembolü olarak kalmasını beklemiştir. Ancak bu beklentiler Washington’un umduğu yönde gerçekleşmemiştir. Bu satırları okuyan da sanır ki ABD ile biz İslami terörizm konusunda anlaşamadık.

   Yahu be adam 1991 yılında Sayın Cumhurbaşkanı daha yeni Kasımpaşa ilçe başkanı olmuş iken Anti Defamation League davetlisi olarak New York’a geldi bu gelişte Abraham Foksman, Abelson soyadlı bir adam ve G. Fuller’de vardı.

    Hatta Sayın Cumhurbaşkanının tabutuna omuz verdiği Ebuzziya soyadlı Prof. dahi orada olanlardandı. Nereden biliyorsun? Çünkü Ben Dernek başkanı idim (Monntreal) ve Ebuzziya efendi ile kavgalı olduğumdan toplantılara alınmadım, daha doğrusu Türkçü olduğum için alınmadım. Burada toplantıda İslamcı kesimin güzelliklerinden G. Fuller bahsetti ben değil! Fethullah Gülen ile Sayın Cumhurbaşkanı arasında mekik dokuyanı gazeteci Ruşen bilir, Akif Gülle idi.

   Amasya, Merzifon Aksungur köyünden. Ne güzel adres değil mi? Sanırsın Oğuz Türkü köy. Köy Gürcü köyüdür, Akif Gülle de Gürcü tıpkı Ruşen gibi tıpkı Cumhurbaşkanı gibi, tıpkı Fahrettin Altun gibi. Tıpkı TRT Başkanı gibi… Bir şey oldu anlayamadık diyen İstanbul il başkanı gibi. Gibi gibi gibi…

    Gazeteci Selim Kotil diyor ki: “İsrail’i kuran Theodor Herzl’ın 1906 yılında kurduğu bir teşkilat var: AJC (American Jewish Committee). Bu AJC’nin yüz yıl içerisinde verdiği on tane ödül var. On tane büyük İsrailli siyasetçiye Cesaret madalyası vermişler.

   Bu ödülün bir açılımı daha var Tevrat’ta geçiyor: “Davut Boynuzu Ödülü”. Davut Boynuzu demek İsrail’e, yani İsrailoğullarına hizmet eden insanlara verilen bir ödüldür.

   Ödülün verildiği on birinci isim Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” Cumhurbaşkanına bu ödül 2005 yılında aldı. İslamcı medyaya göre bu ödül Sayın Erdoğan’ın şahsına değildir. Ben de öyle düşünüyorum.

   Hatta Oda.tv’den Rafael Sadi ADL Kudüs bürosu şefi Caroll Nuriel’e sormuş. O da: “Sayın Erdoğan’ın şahsına ödül vermedik. II. Dünya Savaşında Avrupa’daki Yahudileri soykırımdan kurtarmış olan Türk Diplomatların anısına atfen kendisine takdim edilmiştir.” Demiş. Buraya kadar inancım tamdır. Sıkıntı yok. İnanmadığım taraf 1991-2005 arası en az iki defa Sayın Cumhurbaşkanını kıl payı kaçırdım, soramadım. Biri 1991’de toplantıya alınmadım. Diğeri 2001’de Atlanta’da kıl payı kaçırdım. Atlanta’da deniz kenarında İstanbul Restaurant vardır. Kastamonu’lu İsmail’in lokantaya Abdullah Gül, Deniz Baykal ve Sayın Cumhurbaşkanı gelmişler. Onlar ayrıldıktan 5 dk sonra ben gelmişim.  

   Diğer bir Yahudi teşkilat var, birçok İslam ülkesinde de yapılanması bulunan ADL (Anti Defamation League) Dünyada İsrail karşıtı yapıları yok etmek üzere kurulmuş bir terör yapılanması. Kotil, “Zaman Gazetesi’nden” alıntı yaparak, “1992 yılında Zaman Gazetesi bu derneğe bir terör yapılanmasıdır,” dediğini söylüyor. ADL Dünyanın en karanlık örgütüdür. Filistinde, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde toprak satın alma işlerini yürüten bu örgüttür. Ama aynı Zaman Gazetesi 1998 yılında ADL Başkanı (Yahudi) Abraham Foxman Türkiye'ye geldiğinde adamı barış elçisi olarak takdim etmiştir. Abraham Foxman Türkiye’ye geldiğinde Çevik Bir (BM’nin Somali’deki Türk Generali), Mesut Yılmaz (Türkiye Eski Başbakanı) ve Fethullah Gülen (Said Nursinin Talebesi) ile görüşmüştür. Bu üç isme de madalya verildi. Fethullah Gülen’e ADL dünya barışı için Dinler Arası Diyalog ile ilgili bir kitap yazmasını istemiştir. Dağıtımını da kendileri yapacaktır. Ardından Fethullah Gülen’i Vatikan’a götürdüler.

   Ardından da ödülü verdiler. İşlerine çok yarıyordu. Zaman gazetesine göre dünyanın en karanlık örgütü olan bu ADL önce Fethullah Gülen’e ardından Recep Tayyip Erdoğan’a Amerika’da büyük hizmet ödülünü verince barış örgütü oluyor. Yeniçağ’dan Arslan Bulut’un ifşa ettiği AKP’nin kuruluşunda CFR’nin yönlendirmesi var hikâyesi de buradan kaynaklı. Çünkü CFR’de bu örgüte göbekten bağlı. Sayın Cumhurbaşkanını BOP Eşbaşkanı yapanlar da bunlar. Bush’lar da, Condolizze Rice’da, Biden’de, Powell’da bu örgütün kontrolunda. Graham Fuller Yahudisi de bunlarla göbekten ilişkili. Buraya kadar G. Fuller’i dinlersek ABD ya da ADL askerden kurtulmak için AKP (geride Sayın Cumhurbaşkanı) ile anlaşmak için çabaladığını açıktır. 

   G. Fuller’e göre, “Türkler en azından dört nesildir kendilerini Orta Doğu’dan boşanmış hissetmektedir. Yıllarca devam eden Kemalist-eğilimli tarih öğretimi, genelde İslam dünyası, özelde Arap dünyası hakkında olumsuz düşünme yönünde, ülkenin beynini yıkamıştır. Türkler Müslüman dünyayı sâdece geri kalmış ve aşırılıkçı ilişkilerin dünyası olarak tanımıştır. Türkiye’nin tarihte izlediği yolu anlamak için en azından üç temel noktanın anlaşılması gerekir: Kemalist süreç, tarihsel süreç ve döngüsel/diyalektik süreç. Bu süreçlerden her biri kendi içinde birçok hakikat payına sahip olsa da hiçbiri kendi başına hikâyenin tamamını yansıtmamaktadır. Türkiye’nin stratejik kimliği hâlâ bir oluşum süreci içindedir. Kurumsallaşmış Kemalist değişimin esas önemli olan tarafı yenilikçi (reformist) geleneğin büyük bir süreklilik içinde Osmanlı dönemine, II. Mahmut dönemine, kadar gittiğini kabul etmesidir. Kemalist yenilikler, Türk siyasî, toplumsal ve ideolojik hayatına bir dizi otoriter ve ayrımcı yapılar takdim etmiştir. Gelinen süreçte bu reformlardan bazılarını bugün artık, ana akım Türk kültüründen çok keskin bir biçimde sapmış, gerçekçi olmayan zararlı aşırılıklar olarak görmek mümkündür. Daha sert ifadelerle söylersek diyebiliriz ki Atatürk, Türkiye üzerinde ülkenin İslami ve Osmanlı geçmişini unutturan, bir ulusal amneziye yol açmış, bir tür “kültürel lobotomi” uygulamıştır. Bu, İslam-öncesi Türk tarihinin ırkçı eğilimli bir bakışla yeniden okunması suretiyle yeni bir milliyetçilik oluşturmak amacıyla yapılmıştır. 1950 sonrası modern Türk tarihi, aşamalı bir şekilde Kemalist ideolojinin aşırılıklarını törpüleyen ve milletin Cumhuriyet öncesi geçmişiyle ilişkisini kuran bir yol izlemiştir. Sonuç itibariyle bu sentez, Kemalist ulus-inşa sürecinden kalma psikolojik ve kültürel üç temel yarayı iyileştirmeyi amaçlamıştır. Kemalist seçkinlerin bir kısmının bugün bile tam olarak terk etmediği özellikle ulusal politikalar üzerinde ciddi bir asker ağırlığıyla temsil edilen otoriteryen mirası törpülemeyi amaçlar. Avrupa tarzı sözde “etnik yönden homojen” bir ulus devleti inşa etmek için Türk olmayan etnik kimliklerin (özellikle Kürtlerin) dışlanma ve bastırılmasını ortadan kaldırmayı hedef koymuştur. Kemalist Dönem’in aydınlanmadan ibaret reformlarında örtülü bir biçimde var olan İslam ve İslami geleneklerin kötülenmesinin önüne geçmek.” Bu yazıları okuyan biri eğer vatandaş Sayın Cumhurbaşkanına yağ yakmıyorsa bu söylediklerinin tamamı siyasal İslamcıların ağzında pelesenk ettikleri doğru olmayan sloganik ifadeler olduğunu hemen anlar. Bu yazı tamamen bir yönlendirme ve algı operasyonudur der.  Ta başta ABD ile Türkiye’nin arasının açılması İslami Terör Örgütleri meselesinde ordunun ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin ABD’nin yanında olmaması sebebiyle ise Türk Ordusu laik ve seküler olması hasebiyle neden kötü oluyor ki? Hâlbuki AKP bu marjinalist/ekstremistleri daha çok desteklemektedir. İhvan-ı Müslim bunlardan biridir. G. Fuller burada kendisiyle çelişmişe benziyor. ÖSO için de hem Rusya hem Suriye hem de muhalefet aynı tanımlamayı yapmaktadır. Daha eskiye gidersek Hasan el-Benna Seyyid Kutup ikilisi böyledir ve AKP sıralarında bayan vekillerden bunu gençliğinde hararetle destekleyenler var.

Graham Fuller’e ve onun peşi sıra yürüyen siyasi İslamcılara göre imparatorluğun Arap nüfusu, ilke olarak, dağıldığı son ana kadar imparatorluğa sadık kalmıştır. Buna rağmen bugün yaygın Türk görüşü, imparatorluğun Arap nüfusunun İngiliz ve Fransızların yanında yer alarak “Türkiye’yi arkadan vurduğu” şeklindedir. Arap dünyasında Osmanlı otoritesini sarsmaya yönelik İngiliz ve Fransız gayretlerine rağmen ta 1. Dünya Savaşı’na kadar, Osmanlı devleti, parlamentosu ve idari düzeni, Araplar tarafından büyük ölçüde kabul görmüştür. Bu dönemde Arap uleması bile neredeyse tam mutabakat halinde Osmanlı iktidarına ve kurumlarına sadık kalmıştır. Esasen etnik Arap milliyetçiliğine bağlı güçler, ancak imparatorluk çöktükten ve Arap dünyası sömürgeci İngiliz ve Fransız güçleri tarafından ele geçirildikten sonra üstünlük kurabilmişlerdir. Arap nüfus sadık kaldı ise yabancılar İmparatorluktan bir kamga bile koparamamış ve Osmanlıda her şey güllük gülistanlık demektir. Eğer bu doğru ise Sultan II. Abdülhamit ne demeye Pan İslamizm ideolojisine yönelerek, Müslüman dünyanın tahtının Batılı imansızların tehdidi altında olduğunu belirten ve Müslümanları Hıristiyan Avrupalı işgalci düşmanlara karşı birlik olmaya çağıran kapsamlı bir ferman yayınlamıştır? Bu durumda Graham Fuller Efendi üçüncü şıkta kendi kendisiyle çelişkiye düşmüştür.

Sultan II. Abdülhamit, imparatorluğun geniş Müslüman kesiminin bütünlüğünü koruyabilmek için Pan İslamizm ideolojisine yönelerek, Müslüman dünyanın tahtının Batılı imansızların tehdidi altında olduğunu belirten ve Müslümanları Hıristiyan Avrupalı işgalci düşmanlara karşı birlik olmaya çağıran kapsamlı bir ferman yayınlamıştır. Fuller’e göre Pan-İslamist politikanın bizzat kendisi modern Türkiye’nin Kemalist ideolojisine ve seküler değerlerine son derece yabancı bir kavramdır. Oysa tarih, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan daha sâdece on yıl kadar önce İstanbul’da Pan-İslamizm düşüncesinin ne kadar da yaygın bir fikir olduğunu ortaya koymaktadır. Burada söylenecek söz Fuller çapsızı anlar mı anlamaz mı bilinmez ama bu fermanın hangi ihtiyaçla yayınlandığı ve işe yarayıp yaramadığının soruşturulmasıdır. Bir de Pan-İslamizm ideolojisinin kimlerin işine yaradığıdır. İhtiyaç çok fazladır, hem de haddinden fazla. Balkanlar elden gitmiştir. Sıra Müslüman dünyaya gelmiştir. Araplar bize karşı kışkırtılmaktadır. Elde sadece Orta Asya ve Hindistan Müslümanları kalmıştır. Bu da giderse elde ne kalacaktır ki Müslüman dünya arkamızda diyelim ya da Fuller gibi Müslümanlara karşı Kemalist ideoloji düşmandır diye niteleyelim. Siyasi İslamcıların akıl danesi Graham Fuller’in örttüğü işte budur! Örttüğü diğer bir şey ise Pan-İslamist ideolojiyi savunanların nerede ise tamamı gayrı Türk’tür. Enderun gayrı Türk’tür, Yönetim hariç bürokrasi gayrı Türk’tür, Ulema sınıfı gayrı Türk’tür. Bunların içinde Graham Fuller gibi Yahudi kökenli olanlar ise Padişahımız Efendimizi bile altın kantarında tartmıştır. Peki, Graham Fuller Efendi bunun iyi olduğunu neden savunur? Üç amacı olmalı Türkiye’yi Orta Doğu Arap bataklığına çekmek, başka bir şey değil! İkincisini kendi yumurtluyor: Osmanlı toplumu Her ne kadar Pan-İslamizm ideolojisinin çağdaş Türkiye tarafından dış politikaya asla temel alınmayacağı neredeyse kesin ise de, realite şudur ki, bugün Müslüman dünya hâlâ bir lider arayışındadır. Mevcut liderlik boşluğunun ışığı altında Türkiye giderek daha fazla itibar edilen, bağımsız ve başarılı bir Müslüman ses olarak daha dikkatle dinlenmektedir. Türklerin birçoğunun böyle bir lider boşluğunu doldurma hevesi muhtemelen yoktur. Birçok Müslümanın Türkiye’yi bu rolü oynamaya çağırması da çok muhtemel değildir. Ancak bu boşluk mevcut oldukça, Türkiye’nin eninde sonunda bölge üzerinde etkisini yaymaya en ehil ve becerikli ülke olma ihtimali, diğer bir Müslüman ülkeninkinden çok daha fazladır. Bu lider de Sayın Cumhurbaşkanı yapılarak BOP Eşbaşkanı statüsü verilmiştir. Ancak Fethullah faktörünü her iki taraf da unutmuş olmalı ki, “beni unutamazsınız” ültimatomunu 15 Temmuz’da verdi.

İşte tam burada Sayın Cumhurbaşkanının gözü açılmış olmalı.

G. Fuller’e göre, ılımlı Kemalist düşüncenin yeniden dirilmesi Türk güvenliğinin başlıca doğal dayanağı olarak Washington ile yakın bağlar kurulmasına ve savunmacı bir güvenlik temeli dışında Türkiye’nin ABD-İsrail eksenli Orta Doğu politikalarına ciddi düzeyde karışmasına sebep olacağından böyle bir senaryoya Türkiye’deki İslamcı siyasî kazanımların ordu tarafından bastırılmasıyla sonuçlanabilir. Aşırı İslamcı siyasî ilerleme, İslamcı politikaların ciddi biçimde başarısız olması veya bölgede saldırgan İslamcı rejimlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Her bir cümlesi bir öncekiyle çelişkili olan bu fikre göre Ordunun Washington ile teması siyasi İslamcıları bitirir. Ordu Washington ile temasa geçerse ılımlı İslamcıların sonu olur ama Washington’un Orta Doğu politikaları zarar görür. Bu bakımdan ordudan uzak durulmalıdır. Buradan AKP’nin neden seçildiğini, Sayın Cumhurbaşkanına neden madalya verildiğini ve Yeni Türkiye ya da Yenilikçi hareket vizyonunun neden desteklendiğini anlıyoruz.

G. Fuller devamında; “Türkiye’nin AB üyeliği hedefinin şu andaki seyri yavaş, inişli-çıkışlı ve endişe vericidir; Türkiye bir ayak diremeyle karşı karşıyadır ve Fransa örneğinde görüldüğü gibi, üyeliğine açıkça karşı çıkılmaktadır; bütün bunlar da Türkiye’de AB karşıtı bir tepki doğurmaktadır,” diyerek AB yerine ABD-İsrail eksenini göstermektedir. Dedik ya bu bir analiz değil algı operasyonu.

İşte tam burada Sayın Cumhurbaşkanının gözü açılmış olmalı.

G. Fuller, hatayı Fethullah Gülen yanında yer almakla yaptı. Kavala’da Fuller ve Soros bağlantısı yüzünden güme gitti. Buraya kadar tamam, anladık. Sayın Cumhurbaşkanı milli politika peşindedir. Ağzı yanmıştır. O mektup meselesini de sineye çektik. Libya meselesi bir garip değil mi? Suriye de umduğunu bulamadın Libya’ya gittin. Antlaşmalar tamam. Senin canına okumaya kast eden G. Fullerci ABD’ye niye yaltaklanıyoruz. Birinci paragrafı ispat için mi? Libya da gülen bir kişi var: Rockefeller!

Soros kimin adamı?

O zaman Kavalayı niye içeri attın?

G. Fuller’i niye hain ilan ettin?

Rockefeller Rotschiltlerin karşısında ama Kapani Menderes’i satan adamdır. Daha doğrusu dediğinden çıktığı için idam ettirivermiştir.

Dikkat et kalemini kıran odur!

ABD’yi bırak da Rusya’yı kandaş Avrasyaya ikna et!

Çünkü Ruslar SARMAT kökenlidir!

Anadolu’da A.B.D. (Anadolu Birleşik Devletleri) hayali güden sadece G. Fuller değildir. Rockefeller de Rotschild de bunu ister. Bilesin…

Ve Rockefeller Gurijm Yahudilerinin babası olarak Soros’u görür.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!