SEDAT MEMİLİZOR YAZI

Ucube kılıklar ve Türkçe Marş Önerisi…

“İmam’ın süsü inancıdır…”

Yolda gördüğüm kişinin papaz ya da haham olduğunu anlayamıyorum. Ama imam olduğu anlaşılıyor; İmamın süsü, cüppesi ya da kavuğu değil, inancı olmalıdır.

Pazar yerini dolaşıyorum. Bir kör bir ayvaz, ufak tefek ihtiyaçlar için…

Sadece bu değil, semt pazarları bana göre bayram yeri gibidir.

Semt pazarları ekonomik ve kültürel yaşamın karneleridir.

İsteyen istediği kadar “Doların benimle alakası yok” desin.

Bürolarda basılan her tuş, pazaryerlerinde atılan her adım, hastanelerde alınan her nefes dolarla ilgilidir. Sömürü düzenlerinde, sömürü çarkı otomatiğe bağlanır…

Aydınlanmanın gerekli olmadığı sistemlerde eğitimin otomatiğe bağlanması gibi. (Eğitimi otomatiğe bağlamış olan Eski Milli Eğitim Bakanı’nı hayırla yad etmiyorum…”

*

“ÖLÜM VAR ÖLÜM… SATILIK ÖLÜM…”

Her ortamın kendine has sesleri olduğu gibi pazar yerlerinin de kendine has sesi vardır;

“Gel! Gel! Gel Abla ge! üç kilo on lira…”

“Allah! Allah Kurban olduğum bu kirazı nasıl yaratmış?”

Kendimi bu seslerin ahengine vermişken birden tepeden tırnağa irkildim:

“Ölüm var ölüm… Haydiiiiin! Ölüm var…”

Ne oluyoruz? Adam ölüm satıyor! Sesin geldiği yana baktım, bir kez daha irkildim.

Kefen gibi beyazlar içinde bir adam… Yüzü mimiksiz. Bakışlar donuk, gözler fersiz,  hareketler ruh. Elinde küçük risaleler:

“Ölüm var ölüm!” diye gezinerek satıyor.

Onu gören bir kaç çocuk annelerinin kollarından çekiştirip “Anneee” diye kaçmaya yelteniyorlar. Tezgahların başındaki satıcılar, kulağıma kadar gelen sinkaflarla adamı uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

ÖLÜM DEĞİL KORKU SATIYOR

Pazara gele gide göz aşinalığı olduğum bir satıcıya sordum;

“Bu ne?”

“Sorma adi, bıktık uzandık bu adamdan… Ölüm var ölüm diyerek elindekileri satıyor. Korkutmadığı, kadın çocuk yok. Kovduk olmuyor? Sövdük olmuyor? Korkuttuk olmuyor? Şikayet ettik yine olmuyor? Sırf gitsin diye sattıklarını komple aldık. Gelecek sefere daha fazla risale ile geldi… Gezdiği yere bereketsizlik veriyor…” dedi.

Gerçekten kadınlar ve çocuklar için korkutucu bir hali vardı.

Bu günlerde bu kılıkla dolaşan insanların sayısı çoğaldı. Öz’de değişiklik zor olunca şekilde değişiklik tercih ediliyor.

Cüppesi sarığı ile yolda “ben buyum” diye yürüyen adamlar. Şimdi aynı gereksizliği çocuklara aşılıyorlar. Kuran kursuna giden çocukları biliyorsunuz. Onları kılık kıyafetlerinden ayırt edebilirsiniz.

İnançların, yaşam biçimi ve ahlaki anlayıştan soyutlanıp, kılık kıyafet merkezli olmasına çürüme dedir. Sakal ve bıyığı olmayan kaç hacı tanıyorsunuz?

Oysa bir inanç, sakal ve kavukla değil, ahlaklı yaşam biçimi ile sergilenir.

İnsanlar kıyafetleri ile değil, davranış biçimleri ile örnek olmalıdır. Elbette kıyafet önemlidir ancak o kıyafet dini anlayışını pazarlama niteliğinde olmamalıdır.

(Kılık kıyafetler medeni olan ve dini inançlarını pazarlamayan, inançlı yaşamları ile gönlümüzde yer edinen din adamlarını tenzih ediyor ve onlara saygılarımı sunuyorum)

AHLAKLI YAŞAM AYRICALIKTIR

“İmamın süsü, inancıdır…”

Yolda gördüğüm insanın papaz veya haham olduğunu anlayamıyorum, ama “hoca ya da hacı” olduğunu anlıyorum.

Çünkü Papaz, sadece Kilisede papaz üniformasını giyer. Yaşam biçimi olarak da her davranışında papazdır.

İmam’da camide üniforma giymeli dışarıda ise yaşam biçimi olarak İslam inançlarına saygılı yaşamalıdır. İmamın süsü, cüppesi ya da kavuğu değil, inancıdır.

Cüppe, sakal, sarık, erguvan giysiler vs. kişiyi ayrıcalıklı kılmaz. Kşi ancak erdemli yaşamı ile ayrıcalıklıdır.

Cumhuriyetin 11. Yıl törenlerinden sonra çıkarılan bir yasa ile “Hoca, Papaz ve Hahamların Tapınak dışında ruhani kılıkla gezmeleri yasaklanmıştır.”

Bu yasak hala yürürlükte midir bilmiyorum.

YASAKLANAN UNVANLAR

Esasında bu yasa bazı unvanların kullanılmasından sonra bütünleyici bir yasa kapsamındadır.

Bir kaç gün önce (29 Kasım 1934) “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakapların kullanımı yasaklanmıştır..”

Aynı kanunla bir başka yasak daha getirilmiştir ki bu pek konuşulmamıştır;

“Sivil rütbe ve resmi nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır. Bu madalyaların kullanılması yasaklanmıştır. Harp madalyaları bundan müstesnadır. Türkler, yabancı devlet nişanları taşıyamazlar…”

Bu karardan sonra bir ayrıcalığın göstergesi olan ruhani kıyafetlerin yasak olması amaca uygundu ve öyle yapıldı.

Pazarda benim gördüğüm kişi din adamı değildi. Ancak, kılık kıyafetin bir ayrıcalık gibi olması halinde bu anlayışın parazitleri de türeyecektir. O kişi bu anlayışın paraziti olarak dolaşmaktadır.

Yüzlercesi gibi…

*

MAHMUT YİVLİ’YE SÖZÜMÜZ VAR…

Sayın Reha Ören’in vasıtasıyla tanıştığım Bestekâr Mahmut Yivli dostumuza keşfettiği “Türki Makamı” için teşekkür ediyorum. Kendisini kutluyorum. Kendisine sözüm vardı; “uygun bir marş bulursam paylaşacağım” diye.

Marş bulamadım da Koşma buldum, sözümün yarısını yerine getiriyorum.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal’e 24 Kasım’da “Atatürk” soyadı verilmiştir. Şehrimizde Yargıç olarak görev yapan Ali Hadi Okan bir Koşma yazıp Atatürk’e armağan etmiştir.

KOŞMA

                        Atatürk’e Armağan

Acunun gönençli Anadolu’nda

On sekiz milyon Türk devrim kolunda

Hepsinin, Kıvançla, Utku yolunda

Çizdiği Türkeli Hartasıdır be!

            Devirdik hanlığı, yıktık sarayı,

            Cumhur’la yaparız şimdi Bal’ayı,

            Ne sandın sen yurttaşım Ankara’yı;

            Ülkü gemisinin bordasıdır be!

Göktanrı, Esine, durma es dedi!

Budunlar toplandı Türke pes dedi;

Atatürk buyurdu; söyle tez dedi:

Türk dili, dillerin atasıdır be!…

Adana, Birinci Kânun 1934

Ali Hadi Okan

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Uyarı: Korumalı içerik !!