SEDAT ŞENERMEN

ALLAH KİMLERİ SEVER

1. Allah, Muhsinleri (Güzelleştirenleri-İyileştirenleri) Sever

(a) Tevhit Okulları Açmak, Kur’an’ı Kur’anca Öğrenmek

Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve ahret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, güzelleştirenleriiyileştirenleri (el-muhsinîn) sever.” (Bakara/148)

Bakara/148-151’den oluşan ayetlerde, her toplumun bir hedefi/stratejisi olduğu ve herkesin kendi hedefine yöneldiği açıklandıktan sonra müminlere, “Hayırlara koşun, yarışın” denilmekte, sonra da “Her nereden çıkarsanız çıkın yüzünüzü Mescid-i Harâm yönüne çevirin” buyruğu tekrar tekrar vurgulanarak, “Mescid-i Harâm tarafı”nın kıble/strateji edinilmesi buyrulmaktadır.

Ayetteki “viche” sözcüğü, “yüzün döndüğü yön” anlamında olup kıble sözcüğünün anlamdaşıdır. Buradaki yön de, sosyolojik yöndür (hedeftir, idealdir, mefkûredir, stratejidir).

Bu ayetlerde dikkat edilecek en önemli nokta, Mescid-i Harâm tarafı’nın kıble (hedef, strateji) yapılmasının gerekçesidir. Yukarıdaki ayetlerde sayılan gerekçeler şunlardır:

(1) “İnsanlardan, –onlardan zulmeden kimseler hariç– sizin aleyhinizde bir delil olmaması için, yani herkesten güçlü olmanız, kimsenin sizi ezmemesi için.

(2) “Benim size, içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri öğreten bir elçi göndermemiz gibi, size olan nimetimi tamamlamam için, yani Allah’ın dininin yayılması nedeniyle tüm insanların kitaptan, hikmetten yararlanmaları ve bilgisizlikten kurtulmaları için.

(3) “Doğru yolu bulabilmeniz için, yani, kurtuluşa erebilmeniz için.

İşte, Mescid-i Harâm tarafının kıble/hedef edinilmesi için bunlar gerekçe olarak gösterilmektedir. Biraz düşünülecek olursa, namazda yüzün fizikî olarak Mescid-i Harâm tarafına çevrilmesiyle bu gerekçelerin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, her aklıselimin kabul edeceği bir hakikattir.

O hâlde, “Mescid-i Harâm tarafıifadesinden ne anlaşılmalıdır?

Bu sorunun cevabı da Kur’ân’da verilmektedir:

Ve Biz, bir zaman buBeyt’i/ilk yapılan okulu, insanlar için bir sevap kazanma /dönüş yeri ve bir güven yeri yapmıştık. –Siz de İbrahim’in görev yaptığı yerden bir salât yeri (malî yönden ve zihinsel açıdan desteğin; toplumun aydınlatılmasının gerçekleştirileceği bir yer) edinin.– Ve Biz, İbrahim ile İsmail’e,Beytimi, dolaşanlar, ibadete kapananlar ve boyun eğip teslimiyet gösterenler, Allah’ı birleyenler için tertemiz tutundiye ahit almıştık.” (Bakara/125)

Şüphesiz, insanlar için bereketli ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Mekke’dekidir. Onda apaçık alâmetler /göstergeler; İbrahim’in görev yaptığı yer (eğitilip, yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer) vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i /ilâhiyat eğitim merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimi için oraya gitmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.” (Âl-i İmrân/96-97)

Allah, Ka‘be’yi; o Beyt-i Haram’ı, haram ayı, hac yapanlara yiyecek olarak hayvan hediye etmeyi ve gerdanlıkları/hac yapanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretleri insanlar için bir ayağa kalkış; silkiniş, kendilerini kurtarış yaptı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.” (Mâide/97)

Yukarıdaki üç ayette (Bakara/125; Âl-i İmrân/96-97; Mâide/97) yer alan vurgular dikkate alındığında, “Mescid-i Harâm”ın özellikleri hakkında şu tespitler yapılabilir:

* Mescid-i Harâm veya Beytullâh veya Ka‘be (ki üçü de aynı şeyi ifade ediyor), insanlar için yeryüzünde hazırlanan evdir (okuldur).

* Orada Elçi İbrahim’in, makamı (ayaklandığı, zalimlere karşı kıyam ettiği, mücadele ettiği yer) vardır.

* Orada herkes güvende, dokunulmaz, hür olmalıdır, baskı ve zulüm olmamalıdır.

* Orada hikmetler (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) yürürlüğe sokulmalı, herkes bilmediğini öğrenmelidir.

* Orası, orada dolaşanlar, âkifler, kâimler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutulmalıdır.

* Müslümanlar, İbrahim’in makamından bir musallâ (salâtın ikâme edildiği yer, alan) edinmelidir.

* Gidip gelmeye imkân bulanlar oraya gidip gelmelidir.

Mescid-i Harâm’ın Kur’ân’da bildirilen özellikleri yukarıdaki gibi tespit edildiğinde anlaşılır ki, yapılan vurgular Mescid-i Harâm, Beytullâh veya Ka‘be’nin fizikî yapısıyla ilgili değil, işlevleriyle ilgilidir. Bu durumda, Elçi İbrahim’in Ka‘be’yi yapması da, tevhid okulunu açması ve işletmesidir. Buna göre, “Mescid-i Harâm tarafı” ifadesinden ne anlaşılması gerektiği ve “Mescid-i Harâm tarafına yönelmekiçin nelerin yapılması lâzım geldiği kendiliğinden ortaya çıkar:

* Özerk ilâhiyât okulları (“tabii bilimler” de doğal olarak ilâhiyât okulunun müfredatı kapsamındadır) açılmalı ve bunlarda tevhid ve ilâhiyâtı öğreten öğretmenler (rükû edenler) ile öğrenciler (ilâhiyât eğitimi alarak ikna olanlar) gözetilmelidir.

* Salâtın ikâmesi için, sosyal destek kurumları açılmalıdır.

* Gerekli askerî güç ve organizasyonlar oluşturularak düşmanlardan üstün olunmalıdır. Bu alanda da eğitimciler ve subaylar yetiştirilmelidir.

İşte Kur’ân’daki kıble/strateji budur; insanların namazda fizikî olarak Mekke’ye dönmeleri değildir.[1]

Bu strateji ile Allah’ın Elçisi Saygıdeğer Muhammed, topluma Allah’ın hikmetlerini öğretecek ve toplumda yönetici sıfatını kazanacaktır. Nitekim bu ayetlerden sonra, fiilen “Melik Elçi” olan Peygamberimiz, hem elçilik hem yöneticilik görevlerini yürütmüştür. Şu ayetler onun bu görevlerine yöneliktir:

“De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.” (Âl-i İmrân/31)

Kim, Elçi’ye itaat ederse, artık o, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, artık Biz, seni o yüz çevirenlere koruyucu/bekçi olarak göndermedik.” (Nisâ/80)

Ey iman etmiş kimseler! Allah’a itaat edin, Elçi’ye ve sizden olan emir sahiplerine /anayöneticiye itaat edin. Sonra, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi’ye havale edin. Bu, daha iyidir ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir.” (Nisâ/59)

(b) Malını, Allah Yolunda Harcama Allah’ın Sevgisini Getirir

Ve Allah yolunda malınızı harcayın / başta yakınlarınız olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenlerigüzelleştirenleri (el-muhsinîn) sever.” (Bakara/195)

Bakara/190-194. ayetlerde savaş ve savaşa katılma şartları konu edilmişti. Bu ayette ise savaşı sürdürmenin, barış ve güvenlik içinde yaşayabilmenin ön şartı konumundaki malî durum konu edilmektedir.

Bu ayetin iki yönü vardır: Birincisi, genel ifadesidir ki bu tüm zaman ve şartlara yöneliktir. Bu açıdan, infaktan kaçınanlar, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlarlar. Zira zengin-fakir arasındaki uçurum, toplumda sosyal patlama ve kargaşaya sebep olur:

Allah’ın, o kent halkından, Elçisi’ne verdiği fey’ler (savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler), içinizden yalnız zenginler arasında devlet; gücün getirdiği refah olmasındiye Allah’a, Elçi’ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere ki onlar, Allah’ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah’a ve Elçisi’ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır.” (Haşr/7-8)

Demek ki servet, sadece zenginler arasında dolaştığında, toplumdaki dengeler bozulur, fakirlerin haset ve kinini azdırır, böylece toplum tehlikeye düşer.

Ayetin ikinci yönü de, savaş ortamlarına yöneliktir. Nitekim Enfâl/60’da  şöyle buyrulmuştur:

60Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki onlarla, Allah’a düşman olanları, kendi düşmanlarınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz, yüz çevirirseniz, Allah yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.” (Muhammed/38)

Bu ayetlerin öngördüğü şekilde bir askerî hazırlık, yüklü bir maliyet gerektirir. Ama itibarlı ve onurlu bir hayat sürdürebilmek, dini, imanı, namusu ve vatanı koruyabilmek de buna bağlıdır. Eğer herkes infakta bulunursa, gerekli hazırlık yapılarak tedbir alınabilir. Aksi hâlde çöküş kaçınılmazdır.[2]

Bakara/195. ayeti şöyle de açıklayabiliriz:

Allah yolunda infak edin.”

* “İnfâk”, Bakara/3’de  takva sahibi kişinin gayba iman ve salâtı ikame etmekten sonraki üçüncü eylemi olarak geçmişti.

* Bakara 190’da “Allah yolunda savaşın” ise buyrulmuştur.  

* Bakara/195’de ise, “Allah yolunda infak edin” buyurulmaktadır.

İki emrin ortak noktası, her iki eylemin de Allah yolun­da olmasıdır. Bakara/190’da yer alan fî sebîlillâh “Allah yolunda” ifadesin­den kasdın, fitneyi ortadan kaldırmak, dini Allah’a özgü kılmak olduğu­ açıktır.

Bakara/195’deki fi sebîlillâh “Allah yolunda” ifadesini ise, fitnenin ortadan kaldırılmasının, dinin Allah’a özgü kılınmasının önemli parçalarından biri olan fakirlikle mücadele için gerekli harcamaların yapılması ile açıklamak uygun olur.

Fitne denen cehennemi tutuşturan yakıtın bir kısmı saldırganlık iç­güdüsünden, bir kısmı cehaletten, diğer bir kısmı da fakirlikten meydana gelmektedir. Bu düşünceden hareketle diyebiliriz ki, toplumdaki üst yapı kurumlarının üzerine oturduğu alt yapı ekonomidir. Ekonominin üze­rine oturduğu yapı da, insanın psikolojisi, yani manevî yapısıdır. İnsanın manevî yapısında meydana gelen çatlamalar ve rahatsızlıklar, öncelikle ekonomik yapıyı sallamakta ve ardından üst yapı kurumlarını çatırdatmaktadır. Din, ahlâk, hukuk, siyaset, sanat gibi üst yapı kurumları ekonomik yapının durumuna göre hareketlilik kazanır, ama ekonomik yapı da insanın manevî yapısına göre dinamizm kazanmaktadır.

Allah yolunda infak edin” ifadesiyle ekonomik yapı, manevî yapı­nın üzerine oturtulmaktadır. Kur’ân, yardımların hangi amaca yönelik olarak yapılması gerektiğini ve Allah’ın onları değerlendireceğini beyan etmekle, infakı teşvik etmektedir. Ekonomik yaşamdaki dengesizliği orta­dan kaldıracak olan ibadet, infak ve zekâttır.

Kendi elinizle kendinizi tehlikeye at­mayın.”

Bu, fakirin elinden tutmayanların, kendilerini, fakirliğin meydana getireceği fitne cehennemine atmış olacakları anlamına gelir. Dünya barı­şının yolu, fakirlik ve açlıkla mücadele vermekten geçmektedir. Bu an­lamda en büyük savaş, açlıkla verilen savaştır. Zenginler, fakirlik ve açlık fitne haline dönüşüp kendilerini boğmadan, fakirlikle mücadele için infak etmelidir. Yüce Allah, ekonomik intihar adını verdiğimiz açlığın, giderek toplumu yıkabileceğine[3] işaret etmektedir:

İşte sizler Allah yolunda infak etmeye çağırılıyorsunuz. içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendi­sine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer infaktan yüz çevirirseniz, yerinize başka bir toplum getirir, onlar sizin gibi olmaz­lar” (Muhammed/38).

(c) İyilikler-Güzelliklerle Üretilen Eylemler Cennetin Yolunun Taşlarını Döşer

Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri (el-muhsinîn) sever.” (Âl-i İmrân/133134135)

Âl-i İmrân/134-135’de takva sahibi muhsin kişilerin özelliklerinden bazıları şöyle açıklanmaktadır:

* Bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak/harcama yaparlar.

* Öfkelerini yutarlar.

* İnsanları affederler.

* Çirkin /utanç verici bir hayâsızlık işledikleri ya da

* Kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma dilerler.

* Yaptıkları kötü şeyler üzerinde bile bile ısrar etmezler.

İşte bu özelliklere sahip kişiler Âl-i İmran/134’ün sonunda muhsin sıfatıyla nitelendirilmişlerdir. Demek ki takva sahibi (muttaki) ile muhsin hemen hemen aynı anlama gelmekte ve aynı ruh olgunluğunu ifade etmektedir. Yüce Allah, bu muhsinleri /iyilik-güzellik üretenleri sever.

(d) Allah’ın Elçileri Muhsin Kişilerdir

Sonra da sözlerini bozmaları sebebiyle onları dışladık ve kalplerine katılık koyduk. Onlar kelimeyi /sözcüğü yerlerinden /öz anlamlarından değiştirirler. Öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü de terk ettiler. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen, onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik-güzellik üretenleri (el-muhsinîn) sever.” (Mâide/13)

Yüce Allah, Âl-i İmran/134-135. ayetlerde muhsin insanın özelliklerini vermiş ve muhsini, yani ihsanın tanımını yapmıştı. Bu özellikleri taşıyan kimseye muhsin demiş ve sevgisini ona ilan etmişti. Mâide/13’de sadece “ihanete uğramayı affetmek ve yanlışlara aldırış etmemeyimuhsinin sıfatı olarak belirlemiş ve ihsanın bu açıdan tanımını yapmıştır. Yüce Allah, Elçilerinin muhsin olduğunu bu ayette açıklamaktadır.   

Görülüyor ki Yüce Allah, bir grup analizi yapmakta, psikolojik ve davranış olarak onları nitelemekte ve onlara karşı nasıl bir tavır takınılacağını da hükme bağlamaktadır. Böylece tüm insanlığa, “insanları affeden ve suçlarını görmezlikten gelen insanlar muhsindir; muhsini de Allah sevmektedir[4] mesajını vermektedir.

(e) Yoğun İman, Yoğun Takvâ Ve İhsân Sahibi Kişileri Allah Sever

İnanan ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere, Allah’ın koruması altına girdikleri (ittekû), inandıkları, düzeltmeye yönelik işler yaptıkları, sonra Allah’ın koruması altına girdikleri (ittekû), inandıkları ve sonra Allah’ın koruması altına girdikleri (ittekû) ve iyilik-güzellik ürettikleri zaman, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Ve Allah, iyilik-güzellik üretenleri (el-muhsinîn) sever.” (Mâide/93)

Mâide/93. ayette (ittekû şeklinde) takvânın üç kez geçmesi, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin yoğunluk kazanma­sı anlamına gelmektedir. Üçe katlanan takvâ denen bu sorumluluk bilin­cinden sonra, bir daha günaha dönüş imkânsız hâle gelmektedir. İnsanın beynindeki takvâ duygusunun üç kat derinliklere inmesi, onun bir daha sökülemeyeceğini ifade etmektedir. Üç kat derinliğe inen takvâ denen ahlâkî bilinçte, aklın üç kat daha fazla çalışıp insanın iliklerine kadar işlediğini, sevginin üç kat daha yoğunlaştığını, iradenin üç kat daha kuvvetlendiğini, bilincin üç kat daha güçlendiğini görmekteyiz.

Yine Mâide/93. ayette, imanın üç kez geçmesi, üç kere geçen takvâyı üç kere ma­yalaması anlamına gelmektedir. İman mayası olmayan sakınma duygusu ve bilinç, takvâya dönüşemez. Süte maya çalmadıkça, yoğurt elde edil­mez, yoğurt olmayınca yağ alınamaz, ondan peynir elde edilemez. Üç kez iman mayası çalınan beyinden, selim akıldan takvâ denen bilinç çıkmaktadır. Ay­rıca aklı, takvâya taşıyan da imandır. Akıl imanın mayası, iman da takvânın mayası olmaktadır. Akıl mayası olmayan iman, fanatiklik do­ğurur, bölücülüğe götürür. Din alanını düşmanlık alanı haline getirir.

Ayetteki üç iman, inkâra dönüşü olmayan ve ahlâkî çöküntüye ge­çit vermeyen imandır. Diğer taraftan, bu ayette geçen üç iyi /salih amel de, kâmil insan olmaya uzanan basamakları göstermektedir. Nefsin gelişimini göz önüne alırsak,  

* Birinci iyi amel, kendini kınayan /levvâme nefis aşaması;  

* İkinci iyi amel, ilhâm alan /mülhime nefis seviyesi;

* Üçüncü iyi amel de doyuma ulaşmış /mutmainne nefis merhalesini ifade etmektedir.

Dikkat edilirse, üçüncü iyi amel, ihsâna dönüşmektedir. Allah’ı görür gibi davranışta bulunmak, her zaman Allah’ı yanında hissederek davranmak ihsân olmakta ve bu da ahlâkın doruk noktasını oluşturmak­tadır.

İmandan takvâya, oradan iyi /salih işe, oradan ihsân denen kâmil insan seviyesine ulaşma aşamalarını geçen mümin kişiye, Allah, sevgisini ilân et­mektedir. Yoğun iman, yoğun takvâ ve hatâsız faydalı /salih iş işleme, İlâhî âlem denen arş-ı âlâya çıkıyor ve oradan sevgiyi alıp yeryüzüne indiri­yor. Mayasında akıl olan iman, takvâ ve iyi işler geometrik olarak çoğalmakta, yayılmakta ve yararlı olduğu için, bu ayette üçkez yer almaktadır. İnsanın kişiliğini, yani gelişimindeki potansiyel gücü, geometrik olarak artırmakta ve kâmil insan seviyesine çıkarmaktadır.[5]

2. Allah, Tövbe Edenleri Ve Çok Temizlenenleri /Arınanları Sever

Sana kadınların aybaşı hâlinden de soruyorlar. De ki: “O, bir eziyettir. Onun için aybaşı hâlinde kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Artık iyice temizlendikleri zaman da Allah’ın emrettiği yerden onlara gelin. Şüphesiz Allah, hatadan iyice dönenleri (et-tevvâbîn) sever ve çok temizlenenleri (el-mütetahhirîn) sever.” (Bakara/222)

223Kadınlarınız, sizin için bir tarladır/kültürdür. Öyleyse tarlanıza/kültürünüze dilediğiniz yerde, zamanda ve durumda gelin. Kendiniz için de önceden gönderin ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz O’na kavuşacağınızı da bilin. –Ve müminlere müjdele!–” (Bakara/222)

Bu ayetlerde karı-koca ilişkileri hakkında bazı ilkeler ortaya konmuştur. Şöyle ki:

* Aybaşı hâlinde iken kadınlarla cinsel ilişki kurulmamalıdır.

* Kadınlar, erkekler için bir tarladır/kültürdür. Evlilikteki esas amaç, üreme ve onurlu bir hayattır.

Bakara/222’nin sonunda yer alan tövbe, daha önce bu konuda yapılan “hatalardan dönüş”; mütetahhir ise “iyice temizlenmeyi” ifade etmektedir.

Yüce Allah, eşlerin cinsel ilişkilerini düzenlerken, hem onların faydalarını, hem de doğa yasalarını dikkate almaktadır. Öncelikle biyolojik bir yasa olarak kadının doğasına koyduğu hayız haline göre kurallar getirmekte, yasaklar koymakta ve emirler vermektedir.  Böylece ilahi buyrukların hem insanın yararına olduğunu, hem de yaratılış yasalarına uymayı hedef aldığını öğrenmiş oluyoruz. Allah, insanların bu buyruklara uymaları için sevgisini ödül olarak koymakta, aybaşı haline saygı duyup cinsel ilişki önermeyen ve bu fiili işlemeyen temiz insanlara sevgisini ilan etmektedir.[6]  

Çünkü Allah, bu buyruk ve yasakları, sevgisi ile kabul etmeye ve uygulamaya insanları teşvik etmektedir. Böylece aile içindeki ahlaki kuralların uygulanmasının, ancak sevgi bağlarının güçlü tutulmasıyla mümkün olacağı şeklindeki eğitim ilkesini de açıklamaktadır.

Müminler, Mescitte Salât İle Arınır /Temizlenir

Sen, o mescidin içinde sonsuza dek dikilme/görev yapma! İlk gününde Allah’ın koruması altına girme üzerine kurulan mescit, elbette içinde görev yapmana daha layıktır. Onun içinde arınmayı seven er kişiler vardır. Allah da arınan kimseleri (el-muttahhirîn) sever.” (Tevbe/108)

Daha ilk gününde Allah’ın takva /koruması altına girme üzerine kurulan mescit, elbette içinde görev yapmana daha layıktır.”

Ayetin bu bölümünü anlayabilmek için Mâide/2. ayetine bakmak gerekir. Orada Allah, bir kurumun hangi temeller /ilkeler üzerinde kurulup-kurulmayacağını açıklamıştır.  

* Takva ve iyilik/birr üzerinde yardımlaşınız” denirken, kurumun takva ve iyilik/birr üzere kurulması buyrulmaktadır.  

*Kötülük/ism ve düşmanlık/’udvân üzere yardımlaşmayınız” buyrulurken de, hayra yönelik kurumun bunlar üzerinde kurulamayacağı emredilmiş olduğu görülmektedir.

Kötülük ve düşmanlık” üzere şerre yönelik kurulmuş bir mabede girip Allah’a kulluk, ibadet yapılamaz. Bir başka deyişle bu şekilde kötü niyetle kurulan ve millilik görünümünde ya da uluslararası küresel amaçlı bir kuruma (STK vb. gibi) üye olup katılmamak gerekir.[14]

Şerden, şeytanlıktan, kötülükten sakınılarak, takva odaklı iyilik/birr üzere hayra yönelik kurulan ve bu amaçlarlar çalışan bir kuruma üye olmak, çalışmalarına katılmak daha uygundur. Demek ki mescit bile olsa hangi amaçla kurulduğu önemlidir.

Yüce Allah, Tevbe/108’nci ayetin sonunda, mescitlerde, “takva ve iyilik/birr üzerinde yardımlaşma/dayanışma güç birliği üzere hayra, hukuka, adalete, barışa yönelik kurumlarda kendini ve çevresini zihnen şirkten, zulümden, hukuksuzluklardan uzak tutarak arındıran, günahtan temizlenmeye çalışan insanlara sevgisini ilan etmektedir:

Allah da arınan kimseleri (el-muttahhirîn) sever.”     

3. Allah, Sabredenleri Sever

Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri (es-sâbirîn) sever.” (Âl-i İmrân/146)

Bu ayette Allah Elçileri tarihinden örnek verilerek savaşta gevşememenin, yılmamanın ve boyun eğmemenin önemi anlatılmaktadır. Ayette geçen müminlerin nitelikleri şöyledir:

* Elçiler ve onlarla birlikte olan Allah’ın erleri, yani Allah’a ram olmuş kişiler gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir.

* Yine bu ayette böyle bir kişiliğe sahip olmanın alt yapısı verilmektedir. Bu da sabretmektir. Çünkü her tür zorluk karşısında yılmayan, gevşemeyen, boyun eğmeyen, dik duran, göğsünü her tür zorbalığa geren kişi, sabrediyor demektir. Sabretmek, gevşememenin, korkmamanın, yılmamanın ve boyun eğmemenin psikolojik/zihinsel alt yapısını oluşturmaktadır.[8] Sabır /dayanma gücü, Allah Elçisi ve Allah’a ram olmuş insanların en önemli ve başta gelen özelliklerindendir.

Yüce Allah, işte böylesine sabredenlere sevgisini ilan etmektedir:

 “Allah, sabredenleri (es-sâbirîn) sever.

Bu ayette yer alan sabır, “geldikleri gibi giderler” diyerek işgalcileri geldikleri yere göndermek için istiklâl savaşı vererek vatanı, milleti tam bağımsızlık ve özgürlüğüne milleti egemen kılarak ulaştıran kişilik örneğidir. Ve Gazi mustafa Kemal ile Kuvayı Milliyeciler 20. yüzyılda bunun örneğini tüm dünyaya veren örnek kişilerdir.

“Yüce Allah, kimleri sever” konusundaki diğer ayetlerin tamamını bir bütün halinde bir başka yazıda ele alacağım.

Kaynakça

[1] Hakkı YILMAZ, Tebyinü’l-Kur’an /İşte Kur’an,İstanbul, 2015, c.6, s.565-568.

[2] Hakkı YILMAZ, Tebyinü’l-Kur’an /İşte Kur’an,c.7, s.22-23.

[3] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c.2, s. 495-496.

[4] Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c.5, s.538.

[5] BAYRAKLI, a.g.e., c.6, s.153.

[6] BAYRAKLI, a.g.e., c.3, s.119.

[7] BAYRAKLI, a.g.e.,c.8, s.344.

[8] BAYRAKLI, a.g.e., c.4, s.409.

Arkadaşlarınızla paylaşın

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
error: Alert: Content is protected !!