PROF. DR. MUNA YÜCEOL ÖZEZEN

LATİN ALFABESİNİN KABULÜ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen

Türkiye’de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş, yakın dönem Türk tarihinden günümüze uzanan en popüler tartışma konularından biridir. Aslında tarih, filoloji ve dilbilim alanlarında uzman olmayı gerektiren bu konu, genellikle daha az uzman kişilerce, en çok da uzmanı olmayan kişilerce tartışılır durur. Özellikle uzman olmayan kişilerin yaptıkları tartışmalarda iki konunun hep atlandığı dikkati çekmektedir:

1- 1928’deki alfabe değişikliği, Türklerin yaşadığı ilk alfabe değişikliği değildir. Türkler tarih boyunca 13 alfabe değiştirmişlerdir ve dünyada en çok alfabe değiştiren ulusların başında gelirler. Bu alfabelerin en bilinenleri ve en uzun soluklu olanları Run kökenli Göktürk alfabesi, Soğd kökenli Uygur alfabesi, Arap alfabesi, Kril alfabesi ve Latin alfabesidir. Ancak Türklerin sınırlı sayıda metinde ve kısa sürelerle Süryani yazısını, İbrani yazısını, Ermeni alfabesini, Grek alfabesini vb. kullandıkları da bilinmektedir.

2- Türklerin Latin alfabesiyle ilk temasları 1928 yılından çok daha uzun zaman öncesine rastlar. Avrupalılar zaten 14. yüzyıl itibarıyla sınırlarını Trakya ve Balkanlara doğru genişleten Osmanlılarla ticari ve siyasal ilişkiler bağlamında, kısmen de Hristiyan misyonerlik faaliyetleri sonucunda 1533 yılından beri Latin harfli sözlük ve gramer kitap ve kitapçıkları hazırlıyorlardı. Ancak daha 18. yüzyılda III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın, sarayda mimar ve ressam olarak görevlendirilen Almanya doğumlu Fransız Antione Ignacio Melling’le yaşadığı aşkın meyveleri olan Latin harfli mektuplar, bugün Osmanlı ülkesindeki ilk Latin harfli metinler olarak dikkati çekmektedir. Belki bu ve benzeri spesifik metinler, Latin harflerinin kullanımıyla ilgili çok sınırlı bir argüman olarak değerlendirilebilir. Ancak Osmanlı Devleti’nde özellikle Tanzimat Dönemi ile başlayan alfabenin ıslahı ve yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılması tartışmaları, Tanzimat Dönemi aydınlarının ve saray çevresinin Latin harfleriyle (özellikle de Fransızcayla) temaslarının ve günlük yaşamlarında artık sıklıkla Fransızcayla yazışmalarının sonucu olsa gerektir. Fransızcayla bu sıkı ilişkiler, Mirza Fethali Ahundzade’nin (Ahundov’un) II. Abdülhamit döneminde bütün Türk halklarını Latin esaslı bir alfabe çevresinde toplama öneri ve gayretleri, Enver Paşa’nın askeriyede kullanılmak üzere “Enverî Yazı” olarak bilinen bir yazı sistemi önerisi harf devrimini hazırlayan süreçlerdir. Buna göre, aslında 1 Kasım 1928’de 1353 sayılı “Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesiyle esasında yaklaşık 100 yıldır devam eden alfabe merkezli tartışmalarla ilgili süreç sonlandırılmış, başka bir deyişle sürece son nokta konulmuştur.

Tartışmaların yaklaşık 100 yıldır sürüyor olması, esasında alfabe değişikliğinin bir “devrim” olarak nitelendirilmesinin çok da doğru olmadığını göstermektedir. Çünkü gerçekte birden bire alınmış bir kararın birden bire uygulamaya konulması ve geçmişin tam olarak terk edilmesi söz konusu değildir (Benzer durum takvim değişikliği için de geçerlidir. 1 Ocak 1926’te yürürlüğe giren Miladî takvimi, aslında 1839 yılı itibarıyla mali işlerin düzenlenmesinde kullanılan ve 1917’de revize edilen Rumi takvimin olgunlaşmış biçimi gibi ele almak da mümkündür ki bu tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz kurulmamıştı.).

Peki alfabe değiştirmek bir dili ve kültürü tamamen değiştirir mi? Hayır elbette değiştirmez. Öyle olsaydı, çok sayıda alfabe değiştirmiş oldukları için bugün “Türk kültürü”nün yok olmuş olması gerekirdi. Ancak alfabe değişikliğinin kültür kodlarında kimi değişiklikleri de beraberinde getirdiğini kabul etmeliyiz.

Alfabe değişikliği günlük yaşamı ya kolaylaştırır ya da daha zor hale getirir. Türkiye Türklerinin Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişleri ise günlük yaşamlarını kolaylaştırmıştır. Nitekim Osmanlı dDevleti’nen farklı olarak okullaşmayı ve okur-yazar sayısını arttırmak gibi açık bir eğitim politikasına sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni kabul edilen Latin alfabesinin okuma-yazma çabası içinde olan insanlara bir pratiklik kazandırdığı yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü bütün Türkoloji dünyası Türklerin kullandıkları en sesçil (fonetik) alfabenin Latin alfabesi olduğunda, bu alfabeyle yazılmış metinlerde hemen hemen her sesbirimin bir harfle gösterilebildiğinde, okuyucunun yazılı bir metin karşısında “tahmin etme”, “çıkarımda bulunma”, “olmayanı varsayma” gibi çabalara girmediğinde görüş birliği içindedirler. Örneğin Arap harfli bir Türkçe metinde ﮐﻝ ile karşılaşan bir okuyucu bunu kül olarak mı, kel olarak mı, gel olarak mı yoksa gül olarak mı okuyacağına karar vermek zorundadır; ancak Latin harfli bir Türkçe metinde okuyucu bu külfetten kurtulmaktadır. Ayrıca geleneksel matbaa koşulları düşünüldüğünde, çoğu, sözcüğün başında, ortasında ve sonunda farklı karakterlere bürünen Arap harfleri karşısında yalnızca büyük ve küçük karaktere bürünen Latin harflerinin çok daha pratik olduğu da kabul edilecektir. Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen ardından okuma-yazma oranının birden bire yükseliş göstermesi yalnızca alfabe değişikliğiyle ve bu alfabenin yarattığı pratiklikle de açıklanamaz. Bu yükselişte yukarıda sözü edilen “seferberlik Ruhu”nun ve net çizgilerle ortaya konulmuş olan eğitim politikasının etkisi büyüktür.

Alfabe değişikliği konuşma diliyle yazı dili arasındaki farkı konuşma dili lehine azaltır. Başka bir deyişle, her değişiklikle genellikle geniş kitlelerin sesletim tercihlerine biraz daha yaklaşılır. Bu da aydın kesimle halk arasındaki dil ve kültüre ilişkin farkın derinleşmesini engeller. Elbette hiçbir yazı dili sonsuza kadar konuşma diliyle paralel gidemez. Çünkü yazı dili doğası gereği statükocudur, durağandır, tutucudur. Ancak yine de 1928 yılındaki değişiklikle, Osmanlı döneminin özellikle son 200 yılında konuşma diliyle yazı dili arasında açılan farkın büyük oranda kapandığını söylemek gerekmektedir (Türk filolog ve dilbilimcileri, son 30 yılda Osmanlı Türkçesi çalışmalarını büyük oranda “Osmanlı nasıl konuşuyordu? Yazı diliyle konuşma dili arasındaki – yazıdan büyük ölçüde izlenemeyen- farklar nelerdi?” sorularına yoğunlaştırmışlardır. Bu çalışmalarla elde edilen bulgular, sözvarlığındaki farklılık bir yana, genel sesletim ve dilbilgisi özellikleri bakımından son dönem Osmanlı konuşma dilinin sonradan yerini Türkiye Türkçesine bırakacak birçok doneyi barındırdığını göstermektedir.).

Alfabe değişikliği, “idealize edilen” kültürel koda yaklaşmayı hızlandırır, kullanıcısının motivasyonunu arttırır. Dolayısıyla alfabe değişikliği biraz da Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden devraldığı “batılılaşma” politikasının bir sonucudur.

Alfabe değişikliği, yeni kabul edilen alfabe eğer dünyanın gelişmiş ve çağdaş toplumlarının geneli tarafından kullanılan ve küresel görünümde bir alfabe ise, kullanıcısı olduğu toplumun dünyanın geri kalanıyla eklemlenmesine yardımcı olur. O toplumu içe dönük, kapalı bir toplum olmaktan çıkarıp açık bir toplum haline getirir (Bugün bazı toplumların dünyanın geri kalan toplumları tarafından “uzak”, “kıyıda kalan”, “yalnız” hatta neredeyse “bilinemez” toplumlar olarak değerlendirilmelerinde, kendi geleneksel yazı sistemlerinde ısrarcı kalmaları etkili olmuş olmalıdır. Söz konusu toplumlarda genç kuşakların özellikle bilişim dünyasında Latin alfabesini kullanmaya eğilim göstermeleri, “eklemlenme”, “çağdaş ve yaygın olanı yakalama” kaygı ve eğilimiyle açıklanabilir.) Öyle görünüyor ki Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin son 100 yılında yaşanan tartışmaların, her alandaki, adına kabaca ve yanlış bir tercihle “batılılaşma” dediğimiz “çağdaşlaşma” ve “çağdaş dünyaya eklemlenme” çabalarının bir ürünü, bir sonucudur.  Ancak bunu anlamak için popüler tarih anlayışından hatta resmi tarih söyleminden biraz uzaklaşmak ve konuya daha geniş ve yansız bir bakış açısıyla bakmak gerekiyor. Bu bakış açısını kazanan insan ise sık sık şu soruyu sorarken buluyor kendini: “Acaba Türkiye Cumhuriyeti kurulmasaydı bile değişen dünya karşısında Osmanlı Devleti Fatih Sultan Mehmet’in veya Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı Devleti olarak kalabilecek miydi?”

Daha Fazla Göster
Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizden en iyi şekilde yararlanmak için lütfen reklam engelleyicinizi kapatınız.
error: Uyarı: Korumalı içerik !!