KÜLTÜR SANAT

Neslihan Dağlı ile Seçkin Şiirler’de Hıdır Işık

Merhaba sevgili okur,

Bu haftanın konuğu sevgili Hıdır Işık. Tunceli ( Dersim )’li olan şair 1979 Elazığ doğumludur.

2002 yılı Fırat Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu. Şiirleriyle Varlık, Mühür, Akapalta, Kurşun Kalem, Eliz Edebiyat, Kasaba Sanat, Hayal, Zalifre Yazıları, Akköy, Zarf, Şehir Edebiyat ve Amanos Edebiyat vb. edebiyat dergilerinde görünmektedir.

Belli aralıklar bazı gazete ve dergilerde kültür sanat makaleleriyle yer almaktadır.

KİTAPLARI ;

Ve Sen (Şiir-2009), Mülteci (Roman-2010), Boşluğun Kalbindeki Aşk (Deneme-2013), Dilin Metruk Yarası (Şiir-2013), –di ve Diriliş Avlusu (Şiir-2016), Öpülmemiş Şehlâ (Şiir-2019)

ÖDÜLLERİ;

2013 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü / “Dilin Metruk Yarası”

2015 Attilâ İlhan Şiir Ödülü / “- di ve Diriliş Avlusu”

2019 Metin Altıok Şiir Ödülü / “Öpülmemiş Şehlâ”

HIDIR IŞIK’IN ŞİİR ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ ;

Şiir, insanın düşünebilme ve sezinleyebilme yetisiyle dilin olanaklarını çalıştırarak var olanı yeni söz, yeni anlam yaratımına dönüştürme sanatıdır, bana göre. Açarsak şiirin doğuşu sezginin söz formudur, devamı da düşüncenin dildeki yaratım işçiliğidir.

Elbette bu tanımlamadaki panoramayı besleyen, dilin olanakları çerçevesinde sözcüklerin ses uyumu ve yaratıcı zihnin beslendiği felsefe, coğrafya, tarih, edebiyat, müzik, medeniyetler tarihi vb. düşünce kaynaklarının çeşitliliği gibi önemli nüanslar bulunmaktadır.

Sözü şiirin geniş atlasında çok dolaştırmadan günümüz şiirine dair birkaç gözlemimi ve düşüncemi paylaşmış olayım.

Günümüz şiirinde geçmiş dönem şiirlerinin gölgesi olduğunu düşünüyorum iki elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki özgün şairin şiirleri haricinde.

Birçok şairin kendi sesini bulan dinamik bir şiir yaratmakta bocaladığını düşünüyorum.

Çünkü hızlı değişimin kavramı olan yeni dünyanın materyalleri, nesne kalabalığı ve buna bağlı olarak insan zihninin atlası da genişliyor.

Bu gelişim ve değişim dile yeni sözcük ve kavramlar eklemliyor. Bir anlamda düşüncedeki ve imge’de ki çeşitlilik ve renklilik daha da artıyor. Buradan hareketle geleneksel sözcükler ve formlarla birlikte şimdinin imkânlarını da kullanarak zamanın ötesinde konumlanabilecek bir şiire ulaşılması gerekiyor.

Yani diyalektik olarak yaşamın, zamanın ve dilin olanaklarının değişimi söz konusu olduğu aşikârken bundan faydalanmayan şiir, kendi varoluşunu sürdüremez.

GÖZYAŞI KELEBEĞİ KADIN

biri anne dedi incinen kirpiklerime,

biri kızım, diğeri aşk, öteki abla,

Tanrı ise mahcubiyetle emeğin şiiri

ben dünyanın görmezliğinde gözyaşı kelebeği,

kadınım, kadın, taşın içinden geçen ah filizi,

hatırla tanrının kimsesizliğiyim, insan nedir ki

saçlarımdan nefesle ateşi uyandırdığını unutsun!

şafak vakti bir deri bir kemik uyandım çocuklara

üzünç buğusuyla durgun suları besledi gözlerim,

ipeğin yumuşak kıvrımında uyusun diye yeryüzü

dağınık ama güler yüzlü bir temenniye can kattım

fevkaladelik aramaksa gök maviye gülümsedim

kadınım, kadın, düşüncenin binbir ışık kurdelesi,

katlanmanın manasına avluyum, adem nedir ki

rahmimden nefesle zulümde alaycı zekâ kesilsin!

ben hep erteledim yağmurda yürümeyi, yaşaması

gerekiyordu çünkü derinliğin. bu küçük bir şeydi,

küçücük belki de, ama kalbî olandı hüzün ve umut…

kadınım, kadın, karanlığı delen incir tebessümü

**

ÖLDÜ DEMEYİN DÜNYA YORULUR

ölümü incitmeyelim,şarap devrilir!

boşboğaz rüzgârlar, akar kokar kentler

bellekten çekilen tarih, pekâlâ keder

her şey nasıl da katı, ama nasıl da hoyrat

kitaplardan yoksun koyma beni ey yara!

giderim alnımdan çekilen ateşin yurduna

evcimen bir istekle şarabın tüneline girerim

harflerden rivayetler eşitlerim kuruntuma

densizlikle örmesindi kozasını dünya

biraz Nil’den, belki Mezopotamya’dan çağlar

diri ışıklarla dönerim hafızanın çarşı iznine

tanrı aşkına, portakal kasalarını sırtlayan çocukları

nasıl yalnız bırakırım kayıtsızlık mahzeninde.

ey aydınlık sabahların ahalisi, ey kimsesizler,

öldü demeyin benim için dünya yorulur.

**

YAĞMUR KUŞLARI

sevgilim, çarkı kırılası dünyaya vicdani reddim

epeydir sessizlik tanrısıyla bulutları sayıklıyoruz

sonra pencereye konan serçelerle uyanıyorum aynadan

o an fark ediyorum işten atılanların bakışı olduğumuzu

aramızdaki uçurumun derinliğince şarkılar söylüyorum

güzel sıfatları çıldırtan bakışlarınla yıkıyorum zihnimi

ve nerede bir kaplumbağa görsem saçlarını anlatıyorum

ki yine de dinmiyor arındığım ormanın uğultusu

olmadık zamanlarda gidip denizi izliyorum uzunca

temize çekeyim derken hep dara çekiyorum kendimi

gülüşünü koparan eşik nedendir sinemde araf kapısı

şimdi bu soruyla hangi ırmak düşürür ezberini şavka

sustum sevgili, söz ki çölde unutulmuş bir zamandır

senin gözlerin, benim çetelem, hepsi bu: yağmur kuşları

Arkadaşlarınızla paylaşın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
error: Alert: Content is protected !!